Harcıâlem

Harcıâlem


İlginç olma arzusu, insanlara kendi hayatının anafikrini kaybettiren bir yanlışa, bir saplantıya dönüşüyor giderek. Nedir ilginç olan? Her zaman olmayan, her zamanki gibi olmayan, sıra dışı olan şeyler genel olarak... Yani ilginç olanın aynı zamanda istisnai olması gerekiyor. Her zaman olan şeyler, tuhaf, sıra dışı, uçuk kaçık olsalar bile tekerrür ettiğinde ilginçliklerini kaybediyor. Sürekli ilginçlikler arasında yaşamıyoruz, yaşayamayız; bu ‘ilginç’ dediğimiz ‘şey’in tarifine, muhtevasına aykırı... Bu durumda, insanın sürekli ilginç olmaya uğraşması, bir ilginçlik peşinde koşması daha en baştan beyhude bir çaba oluyor. Öyle oluyor, çünkü sık olan bir şeyin ilginç olma hükmü nasıl düşüyorsa, sürekli ilginçliklerle doldurulmaya çalışılan bir hayatın da bir ilginçliği kalmıyor. Hemen herkesin neredeyse her daim ilginç olma arzusuyla dolup taşmasının, dikkat çekme ihtiyacından kaynaklandığını herhalde söyleyebiliriz. Dikkat çekme ihtiyacı da insanın bu asra kadar çok peşinde koştuğu bir şey değildi, belki buna pek imkan da yoktu. Şimdi o imkan fazlasıyla var hayatın içinde, uğraşan dikkat çekmenin bir yolunu buluyor. Ama bir kere ve kısa süreliğine... Sonra başka ilginçliklerle onun yerini başka biri alıyor, bu defa o dikkatleri çekiyor. Bir defa dikkat çekmek kafi gelse belki bunun iyi bir şey bile olduğunu söyleyebilirdik. Ama öyle olmuyor, bir kere dikkat çeken bunu hep yapmak istiyor. Acizane teşhisim; bu yaygın ve her gün biraz daha histerikleşen dikkat çekme ihtiyacının ve ilginç olma arzularının hayatı boğmaya başladığı ve orta vadede dünyayı gerçekten çekilmez bir yer haline getirebileceği... Böyle bir tablo, size garanti veriyorum hiçbirimiz için hiç de ilginç olmayacaktır.

“Senin hiçbir ilginç tarafın yok” dedi üstten konuşan. “Evet” dedi alttan alan, “herkes bunun çok değişik bir şey olduğunu söylüyor.”

Ne kadar az şey insanın içine ışık getiren bir kapı ve pencere açabiliyor bugün. Anlık şeyler var tabii. buna çok da yatırım yapılıyor. Ticari ve bir o kadar duygusal yatırımlar... Zeka gösterileri... ‘Sesli güldüren’, şoklayan, düğümleyen espriler... Bizi eğlendiren, kendine çeken, güldüren, dehşete düşüren çok şey var ama bir anda var olup gözden kayboluyor hepsi. Sabun köpüğü gibi patlayıp gidiyorlar. İz bırakmadan, bir tesir oluşturmadan, bizde bir şeyleri değiştirmeden, bize bir şey katmadan... Adı da konmuş bir parça, çerez deniyor böyle şeylere... Bir tür atıştırmalık... Açlığı yatıştıran ama insanı beslemeyen şeyler... Seviliyor bu atıştırmalıklar, ilginç ama öyle... Meraklısı çok... Nereye kadar gider böyle, orası tartışılır elbet... İnsan, bu kadarıyla içinin açlığını doyuramaz diye düşünüyorum ben. Doyurabiliyorsa ve bunu zihinsel bir alışkanlığa dönüştürüp uzun zamanlara yayabiliyorsa asıl felaket de o olur. Yoksa, arada bir hepimizin eli çerez külahına gider, mesele her şeyin tadında olması, orada kalması...

“Zaman yalnızca içinde balık tuttuğum bir akarsu. Suyundan içerim ve içerken kumlu dibini görüp anlarım ne kadar sığ olduğunu. Cılız akıntısı kayıp gider ama kalır sonsuzluğu. Ah, daha derinden içebilsem! Gökyüzünde bir balığım ben, altımda çakıl gibi yıldızlar... Tekini bile saymaya yetmez muhasebem. Alfabenin ilk harfini bile bilmem. Doğduğum günkü kadar bilge olamadığıma üzülürüm her dem” diyor Henry David Thoreau, ‘Nerede ve Ne İçin Yaşadım?’ ismini verdiği kitabında.

“Ne kadar uzun yola gideceğin” dedi beyaz saçlı adam, “heybene azık diye ne doldurduğundan anlaşılır.”

Google+ WhatsApp