Hangisi hayat, hangisi hayal?

Hangisi hayat, hangisi hayal?


Hangisi hayat, hangisi hayal?

 

 

Âdettir: Her kitabın başına ya da sonuna yazarın biyografisini koyarlar…

Nerede doğmuş, nerelerde okumuş, ne zaman evlenmiş, kaç çocuğu olmuş?..

Bunlardan kime ne? İnsan, çocuk yahut diploma sayısıyla değil, insanlara katkısıyla değerlenir. İşin bu tarafı da ne hikmetse hep es geçilir.

Geçenlerde beni hızla sollamak isteyen gence yol vermeyince başını camdan uzatıp “Sen kimsin?” diye bağırdı. “Kim olduğum önemli değil” dedim kendi kendime, gülerek; “kimler gibi olmak istediğimi sorun.”

Mümkün olsaydı, Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz. Ömer kadar âdil, Hz. Hamza kadar sert, ama mert, Hz. Osman kadar mülayim; Hz. Âli kadar cesur; Mevlâna kadar âşık; Yunus kadar karmaşık; Gazali kadar âlim; Bediüzzaman kadar minnetsiz; Evliya Çelebi kadar gezgin, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik olmak isterdim… 

Bendeniz, başkalarına haddini bildirmek yerine, haddini bilmek için dünyaya gönderildiğine inanan gariban bir yazarım! Halkın sevgi ve teveccühünü bir ikram-ı İlâhî olarak görüyor ve şükrediyorum.

Bunun dışında “özgeçmiş” beni fazla ilgilendirmiyor. Çocukluğumu sorarsanız, çalınmış bir mazidir, çocukluğum: İdeolojik şiirlerle, sloganlarla, ders kitaplarına tıkıştırılan yanlışlarla, yalanlarla, abartılı övünme ve böbürlenmelerle bizim kuşağın çocukluğunu çaldılar! Her bayram, ayakkabılarımı çamurlara vuraraktan çığlık çığlığa şiir bağırtıldım: “En büyük cumhuriyet/ Bize verdi hürriyet!”

Cumhuriyetin tek başına hürriyet demek olmadığını, hürriyet demek olması için insan hakları ve demokrasi ile bütünleşmesi gerektiğini neden sonra öğrendim. Öğrendiğimde de aldatıldığımı, yanıltıldığımı düşündüm. Zaman zaman çocukluğuma dönüp, “Sen aslında başka birisin” diye diye benliğimi ruhumdan koparanlarla hesaplaşmak istedim... 

Zaman oldu bu kabil telkinler yüreğimde buz tuttu. Telkinlerin karmaşasıyla tehditlerin ürküntüsünde kimliğimi yitirdim. Kimliğimi ararken, kişiliğimi buldum. Kendi kendimle yüzleştim. 

Yıllar boyu soluksuz kaldım. Tüm soluksuz kalışları “sekerat” zannedenler, soluksuzluklarımı ölüm haline verdiler. Soluksuzluğun aslında yeni bir soluk, belki bir “sur-i İsrafil” olabileceğini kestiremediler. Oysa nefesim daraldıkça düşünüyor, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide varlık arıyordum.

Kalıplar işte o çizgide kırıldı. Kitaplarım o çizgide doğdu. O çizgide kitaplaşmaya başladığımı hissettim. Kısacası hayat, hayal ile o çizgide buluştu.

Artık kestirebilene aşkolsun: Hangisi hayat, hangisi hayal?.. 

Dizi dizi merakın ardından sonsuzu arayışım başladı. Bu bir bakıma insanın kendini arayış serüveniydi. 

Kitapta ve tabii “kitab-ı kebir-i kâinat”ta kendimi bulmam uzun sürdü. Kendimi çözmeye çalışmak ise neredeyse bir ömür aldı. Sonunda bireysel çözümlerin o kadar da etkili olmadığını anladım. Toplumsal çareler ve çözümler gerekliydi: Fakat bu nasıl olacaktı?

Üstelik öyle bir zaman ve zeminde yaşıyorduk ki, insanlar âdeta birbirini incitmekten, hırpalamaktan, yaralamaktan, zorlamaktan zevk alıyordu. Ben ise -ancak elli yaş kertesinde- inançlarından, tercihlerinden, intisaplarından ve düşüncelerinden dolayı kimseyi incitmeme, hırpalamama, horlamama, zorlamama kararı alabilmiştim.  

O gün bugündür, beni incitme fırsatını başkalarına vermemek için kendi duygularımı incitiyorum. Başkalarını hırpalamamak için kendi ruhumu hırpalıyorum. Başkalarını yaralamamak için de kendi yüreğimi yaralıyorum.

Bu yüzden yaşadığım yıllardan daha yaşlı biriyim: Hem yaşlı, hem yalnız.

“Dünya” denilen şu ormanda, kitaplarım benim sığınaklarımdır. Onlarla yalnızlıktan kurtulur, onlarda huzur bulurum. Kendimi satırlarda çözmeye çalışır, geçmişimin en görkemli hikâyesiyle sayfalarda buluşurum. 

Yani her kitabımda bir bakıma kayıp özgeçmişimi arar, her kitabıma yitik özgeçmişimin notunu düşerim: “Bir varmış, bir yokmuş.”

Kısacası, kitaplarımla ben ortak bir serüveniz. 

Son kitabım bir ay kadar önce çıktı: “Tapınak Şövalyelerinden 15 Temmuz’a: KUMPAS TARİHİ” (Nesil Yayınları)… 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp