Halaskâr-ı Zabitan’dan 27 Mayıs’a

Halaskâr-ı Zabitan’dan 27 Mayıs’a


Osmanlı asırlarında, askerler, siyasete yüz on civarında müdahalede bulundu. Her müdahalenin arkasından istikrarsızlıklar ve krizler geldi. Fakat hezimetin faturasını kimse üstlenmedi, suç ortada kaldı. 

Ne hikmetse müdahalelerin gerekçesi de birbirine benziyordu. Askerler hep “uçurumun kenarına gelmiş vatan”ı kurtarmak için geliyorlardı. 

Bu anlamda “Halaskâr-ı Zabitan” (Kurtarıcı Subaylar) grubunun yayınladığı gerekçe ile 27 Mayıs’ta (1960) General Cemal Gürsel’in, 12 Eylül’de (1980) General Kenan Evren’in yahut 27 Nisan’da (2007) Genel Kurmayın internet sitesinde yayınlanan “gerekçeler” arasında yalnızca zaman ve üslup farkı vardır. Ortak noktaları, öteden beri bazı subayların, durum iyi olsa bile, Türkiye’nin “uçurumun kenarına” geldiğine inanmaları ve kurtarmaya kalkışmalarıdır (ama Osmanlı’dan bu yana yüz on küsur kez kurtarılmış bu ülkenin hâlâ kurtarılmaya muhtaç olduğuna inananların bulunması, çok gariptir. Ayrıca, yüz on defa uçurumun kenarına gelen bir ülkenin bir kere bile olsun uçuruma düşmemesi de başka bir garipliktir!).

Bazı subaylar, 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk demokratik seçimde iktidara gelen Demokrat Parti’nin iktidara geldiği gün itibariyle memleketi adım adım uçuruma götürdüğüne inanıp (bu inancın pekişmesi ezanın aslına döndürülmesidir) 27 Mayıs 1960’da bir darbe daha yaptılar. 

Oysa memleket, tek parti dönemiyle kıyaslanamayacak kadar iyi durumdaydı. Siyaset ilk defa halka indirilmiş, devlet-millet ilişkileri tepeden inme direktifler yerine aşağıdan yukarıya ulaştırılan talepler ve dileklerle şekillenmeye başlamıştı. Kasaba ve köylerde zabıta, jandarma, özellikle de tahsildar korkusu dağılmış, tek parti döneminde sık sık başvurulan baskı ve yasadışı şiddetin yerini anlayış almıştı.

Ekonomik durum da iyiye gidiyordu. 1953-1954’te Türkiye, dünyanın sayılı hububat üreticisi ülkelerinden biri konumuna gelmişti. 1950’ye kadar yüksek yükleme ve boşaltma kapasitesine sahip modern limanlardan, barajlardan, santrallerden mahrum olan Türkiye, bu alanlarda büyük atılımlar yapıyordu. (1950’de devlet bütçesinden yatırımlara sadece 260 milyon TL ayrılabilmişken, 1960’ta bu miktar 2 milyar 260 milyon TL’ye çıkmıştı)Yatırımlar tabiatıyla millî gelire yansıdı:Türkiye’nin gayrîsafî millî hasılası 1950 yılında 10 milyon TL iken, 1960’ta beş misli artarak 50 milyar TL’ye yaklaştı.

Bunun sonucu olarak köylünün ürünü, zenaatkârın emeği değerlendi, halkın refah seviyesi arttı ve yüzü gülmeye başladı. Kırsaldan şehre doğru bir nüfus akışı meydana geldi. Şehirlerimizin nüfusu bunun sonucu olarak hızla arttı. Şehirleşme hız kazandı. Ama muhalefet, tıpkı şimdi yaptığı gibi, işlerin çok kötü gittiğini, hattâ durumun ümitsiz olduğunu ilân ediyor, uygulanan ekonomi-politikaları mantık ve bilgiden nasipsiz bir şekilde eleştiriyordu. 

İstanbul’da ve Ankara’da açılan yeni yollarla bulvarlar CHP yöneticilerini en çok kızdıran yatırımlardı. Bu kadar geniş yolları kafalarına sığdıramıyor, “Adnan Menderes bu yollara uçak indirecek” diye alay ediyorlardı. Çimento fabrikalarını israf sayıyor, şeker fabrikalarının yapıldığı alanlarda pancar yetiştirilemeyeceğini iddia ediyor, dolayısıyla bu fabrikaların atıl kalacağını söylüyorlardı. Barajlar ve elektrik santralleri konusunda söylenenler ise akla ziyandı: CHP sözcüleri üretilecek elektriğin Türkiye’ye fazla geleceğini, bu fazlalığın toprağa verileceğini ve böylece israf edileceğini öne sürüyorlardı. Muhalefet sözcülerine göre, Başbakan Adnan Menderes “önünü görmek”ten âcizdi. “İrticaı yüreklendirme” dışında bir şey yapmıyordu.

İlk Yabancı Sermaye Kanunu 1954 ilkbaharında yürürlüğe girdi.Bu yüzden CHP Genel Başkanı İsmet Paşa (İnönü) Demokrat Parti iktidarını, “vatanı yabancılara satmak”la suçladı

Bütün bunlardan etkilenen bazı genç subaylar DP’yi darbeyle devirmeye karar verdiler. Onlar gördüklerine değil, CHP’nin sözcülerine inanıyorlardı. Onlara göre Türkiye, 1950’den beri yarı feodal bir sisteme girmişti. Ankara’da iktidarda derebeyler vardı. Siyasi bir keşmekeş mevcuttu. Türkiye uçurumun kenarına getirilmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından “köhnemiş politikacılar” değil, “…Atatürk’ün projektör kafasının ışığını almış, Türkiye’yi tanıyan ve Batı görgülü yepyeni bir ekip” kurtarabilirdi. Bu amaçla cuntalar oluşturuldu.

Bazı subaylar “Halaskâr-ı Zabitan” sendromuyla “kurtarıcı”lığa soyunurken, Demokrat Parti iktidarı zirveyi tutmuş, 1954’te yapılan genel seçimlerde yüzde 57 oy oranı ile 503 milletvekili çıkarıp ezici bir siyasi zafer kazanmıştı. Cuntacıların gözdesi CHP ise yalnızca 31 milletvekili çıkarabilmişti. 

Halktan umut kesenler cuntalara umut bağladı. “Halka rağmen halk için” mantığıyla kimi askerlerle siviller el ele verip 27 Mayıs darbesini yaptılar (1960).

Arkasından “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” mantığıyla Yassıada’da hukuksuz olarak yargıladıkları yüzlerce Demokrat Partili politikacıdan Başbakan Adnan Menderes’i, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı İmralı Adası’nda astılar. 

Sonra “pardon” deyip İmralı’daki yalnızlıklarından aldılar, İstanbul’un Topkapı semtinde inşa ettikleri türbelerine devlet töreniyle defnettiler. 

Google+ WhatsApp