Hakkını kaybeden hürriyetini de kaybeder

Hakkını kaybeden hürriyetini de kaybeder


İnsanlık tarihinin gündeminden hiç düşmeyen iki değer var: Hak ve hürriyet… Hak her kişinin doğuştan sahip olduğu bir imkândır fakat hayra olduğu kadar şerre de yatkın olan insanın ayak bastığı her yerde hak ihlali kaçınılmaz oluyor. Ve haklarını kaybeden fertler doğal olarak hürriyetlerini de kaybediyorlar.

 

Dünya gündemine göz attığınızda karşınıza, savaşlar, yoksulluk, salgın hastalıklar, şiddet, iletişimsizlik ve işsizlik gibi duymaya alışık olduğunuz sorunlar çıkacaktır. Bu sorunlar gökten yağmıyor, toprağın bağrından yükselmiyor, bu sorunlar insanın ektiği fitne ve fesadın sonucunda ortaya çıkıyor. Öyle değil mi?

 

Hak ihlallerinin hücrelerimize kadar ulaştığı bir çağda ister istemez hak talebimiz, adalete olan özlemimiz daha da artıyor. Elbette bu konuyla ilgilenen birçok kurum ve kuruluş var ancak bu kuruluşlar belli bir zümrenin güdümünde hareket ettiğinden sadece istatistikî bilgilerle yetiniyorlar. Sözde hak ihlallerine yönelik yaptığı çalışmalarla adını sık sık duyduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesinde taraf devletlerin, belirtilen hak ve özgürlükleri bütün vatandaşlar için sağlamakla yükümlü olduğu ifade edilir. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin ilk maddesi ise bütün insanlar onur ve hakları bakımından eşit ve özgür doğarlar ve herkesin ırk, renk, cins, dil, din, siyasi görüş, ulusal ya da toplumsal köken ve herhangi bir ayırım gözetmeksizin bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabileceği belirtilir. Fakat bu maddeler kâğıt üzerinden süzülüp, hayata, ezilen halkların mağduriyetine ulaşamıyor, kanayan yaralara merhem olamıyor. O yüzden kimse bu kuruluşlardan bir destek beklentisi içine girmiyor, buradan gelecek açıklamalara itibar etmiyor.

 

Özgürlük, eşitlik ve barış kavramlarını şer niyetlerine ambalaj yapan Batı zihniyeti ötekileştirdikleri toplumların şiddeti hak ettiklerine inanırlar. Savaşlar, kıyımlar, işgaller hep üçüncü dünya ülkeleri olarak damgaladıkları coğrafyalarda gerçekleşir. Avrupalı şahıslar konforlarını artırabilmek için hayaller kurarken, savaşın mağdur ettiği halklar çocuklarını, eşlerini koruyabilmek için bir çare tutunabilecekleri bir dal ararlar. Bizim coğrafyamızda çocuklar savaşın birinci derecede hedefinde yer alır, katledilir, öksüz, yetim bırakılır ve açlığa terk edilirler. Haklar beyannamesinde yer alan maddeler sadece Batı’nın kendi insanı için tasarlanmıştır, bizim coğrafyamızda ise kan ve gözyaşı dinmek nedir bilmez.

 

Bize bardağın dolu tarafına bakın deniyor, bakmasına bakıyoruz ama nereye kadar? Sokaklarımızdan ağıtlar yükseliyor… Evler yıkılıyor, topraklar, madenler, yeraltı kaynakları işgal ediliyor, insanlar bombalar altında nefes alıp veriyorlar. Hatırlarsınız Hangtinton, Batı medeniyetini üstün bir ırk, diğer ırkları ise dönüşmeye ve bu üst ırka benzemeye mecbur olanlar şeklinde katagorize etmişti. İşte kâğıt üzerinde yer alan bütün haklar, bütün iyilikler bu seçkin halkın refahı için tasarlanıyor, çocuklar onların konforu için katlediliyor, kaynaklar onların istikbali için işgal ediliyor.

 

Şer odaklar, karanlık niyetlerini eyleme dönüştürebilmek için bir araya geliyorlar fakat Müslümanlar kardeşlik ilkeleri ile hareket edip ümmet okyanusuna doğru akamıyorlar. Kitlelere yön veren hocalarımız cenneti garantilemişçesine kasılıyor ve kimi tekfir edebiliriz diye düşünüyorlar. Artık yeter! Katliamlara, işgallere katlanamıyoruz… Müslümanlar artık bedel ödemeyi göze alıp daldıkları gaflet uykusundan uyanmalıdırlar.

Google+ WhatsApp