Hafifleyememek

Hafifleyememek


“Bazen sözlerden biriken bir çığ üstüme doğru gelerek beni yutacakmış gibi hissediyorum!” dedi sıkıntılı olan. “Keşke kenara çekilebilsek!” dedi sadece diğeri.

Bir gezegen dolusu insan, gün boyu konuşup duruyoruz. Sadece seslerimizle değil, tuşlara dokunan parmak uçlarımızla aynı zamanda. Ne konuşuyoruz? İlk bakışta her şeyi! Aklımıza gelen her şeyi! Sanki konuşulmadık hiçbir konu, dile getirmedik hiç bir mesele bırakmıyoruz. Ama geri çekilip baktığımızda her tarafı uğultuya boğan bütün bu faaliyete konuşma demek pek o kadar kolay değil! Tükettiğimiz kelimeleri yeryüzünün her köşesinden toplayıp süpüren, bir köşeye yığan çöp kamyonları olsa, birkaç haftada bir söylenen ya da yazılan sözlerden dünya büyüklüğünde bir kelime çöplüğü ortaya çıkıyor olurdu muhtemelen. Madem bu kadar çok söz tüketiyoruz, bu yaptığımıza konuşma demekte neden tereddüt gösteriyoruz? Çünkü konuştuklarımız ortak bir boşluğu büyütüyor yalnızca. Bu mudur konuşmaktan murad edilen? Olmasa gerek! İyi kötü doldurmalı sözler hayatın boş kalan yerlerini, açıkta duran gediklerini.

Olmuyor ama bu! Aksine sözlerin uğultusu büyüdükçe boşluk da büyüyor onunla birlikte.

“Size korkunç bir sır vereceğim: Dil, ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içerisinde yitip gitmek zorundadır” diyor İngeborg Bachmann, Malina’da. Okuyup geçmeyelim hemen, derinliğine düşünülmeyi hak eden bir şeyler var bana kalırsa bu cümlelerin içinde.

Uzun sıcak bir yazın içinde kısa kısa bir çok yorgunluk anı oluyor. Bu insanın buharlaşıp havaya karışmanın yolunu bilmiyor olmasından belki de. Bunun yolunu yöntemini bilmediğimizden ağırlıklarımızdan kurtulamıyoruz ve sıcak teslim alıyor gövdelerimizi. Böyle günlerde nadir de olsa bir serin esinti merakla pencerelerden evlerin içine bakmaya çalışıyor. Bunu tülün hafifçe kıpırdanışından anlıyoruz. İşte öyle anlarda o tüle konan bir kelebek olmayı istiyor insanın canı. Tülle birlikte kendini bırakmayı istiyor o anlık serin esintinin kollarına. Kelebek olmak hafif olmayı gerektiriyor ve biz bunu yapamıyoruz. Uzun sıcak bir yaz, başka zamanlardan çok daha fazla yüzlere vuruyor insanın hafifletilemeyen ağırlıklarını.

Günleri birbirinin ardına eklerken uyuyup kalıyordu bazen!

Bir de şunu düşünün; yerini hiç kimsenin bulamadığı bir gölge ne hisseder?

“İnsan bir talepte bir sonuç almaksızın uzunca bir zaman direndiğinde, beyin de tıpkı uzunca zaman havada kalan kol gibi uyuşur ve düşüncelerimiz de yaz mevsiminde askerlerin geçit için uzun zaman güneş altında duramamaları gibi, sürekli ayakta kalamaz; uzun süre beklemek zorunda kalan askerler düşüp bayılırlar” diyor ‘Niteliksiz

Adam’da Robert Musil.

Uyuştuğu için ayağımızı hissetmeyiz ya bazen... Sanki zihinlerimizde yaşıyoruz hepimiz bu uyuşmayı şimdi. Hatta belki kalplerimizde de... Şuurunda olmadığımız, düşünemediğimiz, hissedemediğimiz, sadece düşünebiliyormuş ya da hissediyormuş gibi yaptığımız o kadar çok şey var ki!

“Kendime baktığımda kendimi tam olarak göremiyorken” diye mırıldandı kendi kendine, “sana baktığımda seni nasıl görebileyim!”

Google+ WhatsApp