Hadis ve Sünnet’in önemi

Hadis ve Sünnet’in önemi


Hadis ve Sünnet’in önemi

 

 

Yüksek İslam Enstitüsü son sınıfında iken ilk tercüme denemem “Rasul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı” ismiyle yayımlanan kitabımla olmuştu. 60’lı yıllarda bu konularda fazla kitap bulunmadığı için tutuldu ve defalarca basıldı.

İkinci denemem öğretmen olduğum ilk yılda (1963-1964) meşhur mühtedi Muhammed Esed’in “Yolların Ayrılış Noktasında İslâm” adıyla basılan kitabı ile oldu. Bu kitap da defalarca basıldı ve halen okunuyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

İşte bu kitabında Muhammed Esed (eski adı Leopold Weiss), Peygamberimiz’in hadislerinin ve Sünneti'nin önemini birçok hadis âliminden daha mükemmel anlamış ve dile getirmiştir. Birkaç yazıda bazen atlayarak ve özetleyerek bu bahsi aktaracağım.

HADİS VE SÜNNET

İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) SÜNNETİ’dir.

Rasûlüllah’ın (s.a.) Sünneti'ni tatbik, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnet'in terki ise, İslâm’ın çökmesidir.

Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince onun, kâğıttan bir baraka gibi çökmesine şaşar mısın?

İslâm târihinin bütün asırlarında, topyekûn âlimlerin ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Batı uygarlığının etkisiyle günümüzde pek kabul görmez. O etkiler ki, her gün biraz daha gelişip kökleşmektedir. Fakat bugünkü çözülmemizin meydana getirdiği utanç ve anarşi hastalığından bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.

Biz burada “Sünnet” kelimesini “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.), iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. O’nun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız.

Nasıl bir Müslümanın hayatının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması gerekli ise Peygamberimiz'in yolunun da, hayatı bir bütün olarak; yani en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışlarının tümünü kucaklaması gereklidir; işte sünnetin en derin mânâsı budur!

Kur’ân-ı Kerîm, şöyle buyurur: “Rasûl size ne getirip verdi ise onu alınız, neyi yasak ettiyse onu da terkediniz” (Haşr: 7).

Rasûl (s.a.) de şöyle buyurur: “Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hıristiyanlar yetmiş iki gruba bölündü, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak.”

Hz. Peygamber (s.a.) yukardaki sözüne şunu da ekliyor: “Biri müstesnâ hepsi ateştedir.”

Ashâb-ı kirâm, doğru yolda olan ve kurtulan fırkanın hangisi olduğunu sorunca da şöyle buyuruyor: “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğumuz yolda yürüyenler…”

Rasûlullah (s.a.) ve ashâbını, yollarında yürümek üzere kendilerine delil ve kılavuz edinenler, kurtuluş için bu manevî yola girenlerdir.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuyla ilgili olup, hiçbir tevil ihtilâfına meydan bırakmayan başka âyetler de vardır:

-“Öyle değil, Rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisâ: 64).

-“De ki siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah yarlığayıcı ve bağışlayıcıdır. De ki Allah’a, Rasûlullah’a itâat edin; yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez” (Âli-İmrân: 31, 32).

Şu halde, Resûl’ün (s.a.) sünneti, derece bakımından Kur’ân-ı Kerîm’i takip etmektedir. O, İslâm hukukunun, ferdî ve içtimâî hayat kaidelerinin alındığı ikinci kaynaktır.

Gerçekten bizim, Sünnet'i, Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de üstü kapalı, mânâları, remiz ve işâret yoluyla gösteren âyetler vardır. Eğer elimizde, Kur’ân tefsirine dair sağlam bir yol bulunmazsa bunların, çeşitli mânâlarda anlaşılması mümkündür.

Ayrıca tefekkürümüz, zarûri olarak bizi şu neticeye sevkediyor: Kur’ân-ı Kerîm’in tatbikî esaslarını anlama konusunda, bütün âlemlere rahmet olmak üzere Kur’ân kendisine vahyedilen zattan daha üstün bir hakem yoktur.

İşte burada, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir. Hadis, Rasûl-i Ekrem’in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.

Asrımızda, Sünnet'le amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat Sünnet'e temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün Sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?

Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta Ehl-i Sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemeyeceğini, bir kerecik olsun ispat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu ispat bizim konumuz içine girmez.)

Zira ilk muhaddisler, bilhassa Buhârî ve Müslim, her hadîsin sıhhatini, hadis (haber ve nakil) nazariyyâtı ilminin kaideleri süzgecinden geçirme hususunda, beşer kudretinin erişebildiği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki bu inceleme, Avrupa tarihçilerinin, eski tarihin kaynaklarını incelerken başvurageldikleri inceleme tarzından çok daha kuvvetlidir.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp