Hacc ve Sosyo-Psikolojik Anlamı

Hacc ve Sosyo-Psikolojik Anlamı


Hacc ve Sosyo-Psikolojik Anlamı

 

 

Hac, İslam’ın beş temel ibadetinden birisidir. Bedensel ve ekonomik fedakârlığı ve meşakkati gerektirdiği için hali vakti yerinde olan mü’minlerin ömürlerinde sadece bir defa yapmakla sorumlu oldukları bir ibadettir. Hac, Müslüman dünyanın her yıl uluslar arası en geniş katılımlı; kültürel, ekonomik ve sosyal sorunlarının konuşulup çözümler üretilmesi imkânını sağlayan genel bir kongredir. Daha doğrusu böyle olmalıdır.

Hac çağrısı, “insanlığa” yönelik bir çağrıdır. Hz. İbrahim’e “İnsanlığa hac için çağrı yap!” (22/Hac: 27-28)  ayetinde de, “Ona ulaşmaya güç yetirebilen herkese Beyti haccetmek, Allah’ın insanlık üzerindeki hakkıdır” (3/Al-i İmran:97) ayetinde de bu vurgu açık olarak görülmektedir. Bu ayete göre şartları tahakkuk eden bir Müslüman’a hac ibadeti farzdır.

Haccın amacı, sırtında kefeni temsil eden iki parça bez ile henüz ölmeden bir tür mahşerin provasını yapmaktır. Yani ölmeden bir tür ölüme hazır olmaktır. İhram, tıpkı ölüm gibi herkesin statüsünü eşitler. Sırtına ihramını geçiren hacının diğer hacılardan tüm farklılığı ve toplumsal statüsü geride kalmıştır. Kişi normal elbiselerini çıkartıp ihram giymekle, elbiseleriyle birlikte tüm dünyasından, tutkularından ve kaygılarından da soyunmuş olur.

Hac, Ali Şeriati’ye göre; kişinin Allah’a doğru yükselmesidir. Âdem’in yaratılış felsefesinin sembolik bir gösterisidir ve pek çok şeyin de aynı anda gösterilmesidir. Bir yaratılış gösterisi, tarih gösterisi, birlik gösterisi, İslami düzen gösterisi ve bir ümmet gösterisi’dir.

Bu gösteride Allah, sahnenin yöneticisidir. Gösterilen tema, rol alan kişilerin hareketleridir. Âdem, İbrahim, Hacer ve Şeytan başlıca karakterlerdir. Sahneler Mescidü’l Harâm, haram bölge (mıntıka-i haram), Mes’a (Safa-Merve arası), Arafat, Meş’ar (Arafat’la Mina arasında hacıların gece kaldığı ve şeytan taşlamak için taş topladığı yer) ve Mina’dır. Gösterinin önemli sembolleri Kâbe, Safa, Merve, gündüz, gece, güneş ışığı, güneşin batışı ve kurbandır. Kostüm ve makyaj, ihram, halk ve taksirdir. Son olarak da bu gösterideki rollerin tek oyuncusu bir kişidir; yani sen!

Erkek ve kadın, genç ve yaşlı, siyah veya beyaz, ne olursan ol gösterinin en önemli karakterisin. Allah’la Şeytan arasındaki karşılaşmada Âdem, İbrahim ve Hacer’in rolü senin tarafından oynanır. Her yıl dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlar bu büyük “gösteri”de yer almaya teşvik edilir. Bu gösteride herkes eşit kabul edilir. Hiçbir ırk, cinsiyet ve sosyal statü ayrımı yapılmaz.

Şeair, Kur’an’ın sırf hac için kullandığı bir kavramdır. “Semboller” demektir. Kur’an bu kavramı haccı ifade eden bir terkip olarak “Allah’ın sembolleri” (min şe’âirillah) şeklinde kullanır. Şu halde; Allah’ın sembolleri neyi sembolize ederler? Yani Allah bu sembollerle neyi anlatmak istemiştir? Allah bu simgelerle neye işaret etmiştir? Şeriati’ye göre sembolik davranışlar şeklinde cereyan eden gösteri hac günlerinde şöyle sahnelenir:

Mikat: Kefene Girilen Nokta

Gösteri Mikat’ta başlar. Bu noktada aktör/insan elbiselerini değiştirmelidir. Niçin? Çünkü kişinin elbisesi, kendisi kadar karakterini de örter. Bir başka deyimle, kişi elbise giymez fakat gerçekte elbiseler onu gizler. Elbiseler, model, tercih, mevki ve farklılığı sembolize eder. İnsanlar arasında “ayrılığa” neden olan suni sınırlar çizer. Pek çok durumda insanlar arasındaki ayrışma, “ayrıcalığı” doğurur. Daha açık bir deyimle “biz” değil, “ben” kavramı ortaya çıkar. “Ben”, ırkımı, kabilemi, sınıfımı, grubumu, mevkiimi, ailemi, değerlerimi anlatmada kullanılır; bir insan olarak “beni” değil. “Ben”den kurtulmak için şimdi elbiseni çıkar. Onları Mikat’ta bırak. Düz, beyaz kumaştan yapılmış kefeni giy. Herkes gibi giyineceksin. “Aynılık” ortaya çıksın. Bir parçacık halinde kalabalığa katıl, bir damla olarak okyanusa dal.

Sahne, hüküm günü gibidir. Bir ufuktan diğerine bir “beyazlar seli” akar. Herkes kefen giymektedir. Cesetler Mikat’ta bırakılmış ve ruhlar buraya gelmiştir. Ne isimler, ne ırklar, ne de sosyal mevkiler bu büyük birleşimde bir farklılık meydana getirmez. Eşsiz bir birlik havası hâkimdir. Allah’ın birliğini ilan eden bir insan gösterisidir bu.

İhram, varlığa hürmeti ve hududa riayeti temsil eder. Zamanını saygıdeğer bir zamana çevir, her zaman ihramlıymışsın gibi davran.

 Lebbeyk: Sömürü ve Despotizmden Allah’a Yükselme

Telbiye, ilahi davete icabeti temsil eder. Allah’a koş! İhramlıyken, “lebbeyk” de. Allah seni çağırıyor. Artık O’na cevap verme ve tamamen itaat etme zamanıdır: “Lebbeyk [buyur] Allah’ım lebbeyk; hamd ve nimet senin için, mülk de senin için. Senin ortağın yok, lebbeyk!” Dünyanın sömürücü, dolandırıcı ve despotik süper güçlerini reddeden insanlar ünlüyorlar: “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk!”  

Hacc: Kâbe’ye Değil, Allah’a Doğru Hareket!

Kâbe, İnsanlık için Allah adına, yeryüzünde sembolik bir merkez (5/Maide: 97), insanlığın yöneleceği hedef/kıble ve sığınak (2/Bakara: 125) anlamlarına gelir. Hacc ibadetinin (rükünlerinin) sembolik anlamları da bu çerçevededir. Tevhid inancının mabedi (22/Hacc: 26) ve “ulûhiyeti parçalayan ve insanın güçsüzlüğünü aşmak için yardım (36/Yasin: 74) ve güç (19/Meryem: 81), olsun diye yaratılan “putların sembolizmine karşı, kimliksiz “küp yapı” ile Allah’ın aşkın varlığını ve tekliğini ifade etmenin bir aracıdır.

Sonsuzluğa doğru varmaya karar verdikten sonra hacca başlarsın. Hacc, Kâbe’ye doğru değil, Allah’a doğru sonsuz bir harekettir. Kâbe artık hiçbir şeyin yapılamadığı son değil, başlangıçtır.

Mekke’ye gelmeden önce kendi ülkende sürgün hayatı yaşayan bir yabancıydın. Ama şimdi, Allah’ın ailesine katılmaya çağrıldın. İnsanlık, dünyanın en kıymetli ailesi bu eve çağrılır. Bir fert olarak eğer kendini düşünüyorsan, kimsesiz, evsiz ve barınaksız bir yabancı olduğunu hissedeceksin. Bu nedenle, benliğinden gelen eğilimleri at; işte o zaman Ev’e girip aileye katılmaya hazırsın demektir.

Tavaf: Tevhid Fikrinin Kristalize Hareketi

Bu tavaf, tüm dünyanın bir benzeridir. Bir parçacığın (insanın) yönlendirilişini içine alan tevhid fikri üzerine kurulmuş düzenin bir örneğidir. Allah, varlığın merkezindedir; bu bir günlük geçici dünyanın odak noktasındadır. Fakat sen olduğundan olman gerekene doğru durum değiştiren hareketli bir parçacıksın.

Eğer hâlâ kendinleysen, tavaf eden insan çemberinin gerçek bir parçası değilsin. Irmağın içinde değil, kenarında duran bir misafirsin. Kendilerinden kopanlar ise canlıdırlar ve toplumca hareket etmektedirler.

Tavaf, Allah-insan sözleşmesinin altına atılmış fiili bir imzadır. Evrensel koronun ilahisine gönüllü katılımı ve tevhidi temsil eder. Yeryüzünü kutsal mescid (Mescid-i Haram) yap, çünkü kutsal mesciddesin. Ülkeni güvenlik ülkesi yap, çünkü emin bölgedesin. Zira yeryüzü Allah’ın mescididir.

Senin İsmail’in Kim veya Ne?

İbrahim’in sahnesi Mina’dasın şu anda; İbrahim gibi davranmak üzeresin. O, oğlu İsmail’i kurban etmek için getirmişti. Senin İsmail’in kim veya ne? Mevkiin mi? Şerefin mi? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Çiftliğin mi? Araban mı? Aşkın mı? Bilgin mi? Sosyal sınıfın mı? Sanatın mı? Elbisen mi? Hayatın mı? Gençliğin mi? Güzelliğin mi? Hangisi? Ben bilemem. Fakat sen kendini bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, beraberinde buraya kurban etmek için getirmelisin. Sana İsmail’inin hangisini olduğunu söyleyemem, ama yardımcı olmak için bazı ipuçları verebilirim; inancını ne zayıflatıyorsa, sorumluluk kabul etmekten seni ne alıkoyuyorsa, çağrıyı duymana ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, seni “kaçma”ya ne zorluyorsa, rahatın için bahaneler bulmana ne yol açıyorsa, seni kör ve sağır ne ediyorsa işte odur kurban edeceğin!

Hz İbrahim sadakat gösterdi, çetin ve azim imtihanı alnının akıyla geçerek mükâfatlandırılanlardan oldu (37/Saffat: 105-106). İbrahim’in imtihanı, vazgeçme imtihanıydı. Allah isteseydi, Yakup’u Yusufsuz bıraktığı gibi Onuda İsmailsiz bırakabilirdi. İbrahim de Yakub gibi musibete tahammül edenlerden olurdu. Ama Allah bu sefer almıyor, vermesini istiyordu. İbrahim’den gözünün nuru ve bin bir zahmetle bulduğu biricik evladından vaz geçmesi isteniyordu.  İnsanın sevdiğinden vazgeçmesi, onu kaybetmiş olmasından daha zor, daha çetin bir imtihandır. İbrahim buna tahammül ederek kazandı.

 Hacdan Sonra: Makam-ı İbrahim’desin Artık

Şimdi Makam-ı İbrahim’de duruyorsun ve O’nun rolünü oynayacaksın; O’nun gibi yaşayacak ve inancının Kâbe’sinin mimarı olacaksın. İnsanları içinde yaşadıkları bataklıktan kurtar. Ayağa kalkmalarına yardım et ve onlara yön ver. Onları hacca çağır, tavaf etmeye çağır. İbrahim’in niteliklerini kazanmak için tavaf etmeye çağır. İbrahim’in niteliklerini kazanmak için, tavafa katılıp bencilliğini bırakarak temizlendikten sonra yolunu izlemek için Allah’a söz verdin. Allah şahidindir.

Haccı eda etmeden önce, insanlar insan olma özelliklerini kaybetmişlerdi. Kuvvet, servet, kabile, ülke ve ırklarla kendilerinden kopmuşlardı. Hayatları sadece bir “var olmaktan” öte geçmiyordu. Sonunda hacc ibadeti kendilerini keşfetmelerini sağladı. Şimdi, birbirlerini “bir” olarak ve bir tek “fert” olarak algılıyorlar, başka bir şey değil!1

 Haccın İki Anahtar Kavramı: Kurban ve Teberri.

“Kurban” yakınlaşmak “teberi” uzaklaşmak anlamına gelir. Kurban haccın psikolojik anlamına, teberri politik anlamına tekabül eder. Biri olmadan diğeri mümkün değildir; Müslümanların müşriklerden uzaklaşmadan birbirlerine yakınlaşması, birbirlerine yakınlaşmadan, birlik olmaları mümkün değildir. Bunlar olmadan da Hacc gösterişten başka bir şey değildir.

Kurban vazgeçerek yakınlaşmak; Hacc bir olmak, birlik olmak demektir. Vazgeçmeden ne Hacc mümkündür, ne de birlik olmak. Hacc’da birlik olmak için önce vazgeçmemiz gerekiyor. Bugün bizleri Allah’a yakınlaşmaktan, birbirimize yakınlaşmaktan alıkoyan iki alışkanlığımız, bağımız, kalıp yargımız; iki çetin imtihanımız var; mezhepçilik ve kavmiyetçilik.

Mezhepten değil, mezhepçilikten vazgeçmemiz gerekiyor. Kavmimizden değil kavmiyetçilikten vazgeçmemiz gerekiyor. Bu iki şeyi boğazlamadıkça  Allah’a yaklaşmamız mümkün olmayacak. Dünyanın bütün sığırlarını kessek, dünyanın bütün develerini, büyük baş ve küçükbaş hayvanlarını boğazlasak ve her birinin etlerini dünyaya dağıtsak, mezhepçilik ve kavmiyetçilik bağından, alışkanlığından, ön kabulünden, kalıp yargısından vazgeçmedikçe Allah’a yakınlaşamayacağız. Yakınlaşamayacağız çünkü bembeyaz ihram içinde “bir ve beraber” görünen ama kalpleri darmadağınık bir ümmet olamaz. Bu iki yüzlülüktür. Bu (hâşâ) Allah’ı kandırmaya çalışmaktır. Bu, Hacc yapmak değildir; hacc yapıyormuş gibi yapmaktır. Hocalar kürsülerden Müslümanlar arası birlik, beraberlik, yakınlaşma çağrıları yerine mezhepçilik ve kavmiyetçilik sloganları atarken hangi kurban bizi Allah’a yakınlaştıracak?

Müslümanlar arası hıncı, hasedi, nefreti, kini, kibri habire köpürtüp dururken hangi hacc bizi kardeş yapacak?

Mezhep fanatizminden, kavmiyet faşizminden vazgeçmeden nasıl hacı olacağız?

Bizi ümmet olmaktan, kardeş olmaktan, bizi birbirimize ve Allah’a yakınlaşmaktan alıkoyan bu fanatizm ateşine, bu faşizm ateşine kim üflüyor?

İbrahim, İsmail’inden vazgeçmiş…

Kaç yazar, ne ifade eder?

Bizi şu fırka-ı naciye fanatizminden; “en iyi biziz” faşizminden kim kurtarır?

“Müşriklerden beri olduğunuzu ilan edin”2

Teberri; hac ve Kâbe üzerinden nemalanan, zulmeden, keselerini dolduran, siyasi hâkimiyetlerini sürdüren zalim diktatör krallara dur deme onlardan uzaklaşmadır. Bizi ümmet olmaktan, kardeş olmaktan ve bizi birbirimize düşüren mezhep fanatizminden, kavmiyet faşizminden vazgeçme ve uzaklaşmadır. Ülkemizde üsler kurmuş, okullar açmış ve medyamızı ele geçirmiş küresel emperyalistlerden beri olmak demektir.  Yemen’i, Suriye’yi, Filistin’i, Afganistan’ı ve Irak’ı ekonomik ve siyasi çıkarı için kan gölüne çeviren emperyalistlerden ve onlara çanak tutan köle ruhlu avenesinden beri olmadan hacc yapmış mı olacağız? Büyük Şeytan Amerika’ya yalakalık yapan Washington’un sözünden çıkmayan Suud Hanedanı ve Kâbe İmamı olan Bel’amlardan beri olmaktır. Kâbe’nin mütevazılığına inat, hemen yanı başında yükselen lüksün ve sekülerliğin kıblesi Zemzem Tawer ve Tekebbürün simgesi dünyanın en yüksek saat kulesinin temsil ettiği zihniyetten beri olmaktır.  Bizler müşriklerden beri olduğumuz gibi İsrail ve Amerika’dan da beriyiz.

Her yıl milyonlarca ziyaretçi ile dolan Mescid-i Haram’da ve sonrasında Müslümanlar arasında psikolojik ve sosyolojik birlik ve beraberlik meydana gelmiyor. Bunun sebebi Nurettin Topçu’nun ifadesiyle ne siyasi, ne iktisadi, ne de ilmi ve fikridir; bu halin sebebi, İslam’ın temeli ve Kur’an’ın özü olan ahlakın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar, bir takım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan ilk çağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar.

 Hac İbadeti Bir Avantaj mıdır?

Hacc yapmak şayet avantaj olursa hacca gidemeyenler, “baştan kaybetmişler” sınıfına dâhil olurlar. Buna rağmen, Hacca gitmek, “hacı emmi” olmak toplumda bir ayrıcalık olarak algılanıyor. Bu sıfat bazılarının ticaret hayatında “kar”a dönüştürmenin anahtarı olduğu gibi sağlanan toplumsal statü ile de hak etmediği bir saygınlık elde ediliyor. Bu yüzden ibadetlerin en önemlisi olan namaz kılana “namazcı emmi”denilmediği gibi, hacca gidene de “hacı emmi” denmemeli. Bu şekilde bir tür istismar olan iltimasın önü alınmalıdır. Bu bağlamda Hacca gitmek bir avantaj değil bir sorumluluktur. Tıpkı zengin bir kişinin zekât verecek servete sahip olup da zekât vermesi gibi bir yükümlülüktür.

Nice hacca gidenlerden Kâbe kaçtığı gibi, nice gidemeyenlerin yüreğini Kâbe bir hacı gibi gider tavaf eder diyen Mustafa İslamoğlu ilginç hacc izlenimlerinden söz ediyor: “Bir haccım sırasında kulaklarımla duyduğum, “Bizi bunun için mi şu dağın (Arafat) başına getirdiler?” diyen, yine Kâbe’yi yatır/baba türbesi zannedip “Babayı döndük geldik” diyeni nereye koymalı? Dinle imanla alakası olmadığı halde sırf A Sınıfı turizm belgesi var diye pastadan pay verilen ve “20 yıldır hacca adam getiriyorum, bir kez bile orayı (Kâbe) merak etmedim” diyen ‘dinsel turizm’ kârcısını nereye koymalı?” Bu tür bir şuursuzlukla yapılan hac ibadeti ile elde edilen “hacı” sıfatının keyfini sürmek doğru olmasa gerek.  Bu yüzden, şu kadar hacca gittim, bu kadar umre yaptım diye böbürlenip, haccı rakamlara kurban edenlere, Allah Resulü’nün ömründe tek bir kez haccettiğini hatırlatmak gerek.

Hacca gidebilme imkânını yakalayanlar, asla “peşinen kazanmış şanslılar”, gidemeyenlerse “baştan kaybetmiş şanssızlar” zümresi değildir. Hac, ne varlıklıların/zenginlerin günahlarından pir-ü pâk olduğu, ne de bu imkânı bulan herkese peşinen verilmiş “arınma belgesi”dir. Olayın esprisi, Kur’an’ın şahadetiyle, “Oraya gitmeye gücü yetenlerin Beyt’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” (3/Al-i İmran: 97).

 Hacca tüm insanlık davet edilmiştir. Üzerlerine farz olan mü’minler, bu ibadeti yerine getirmek için eda ederler. İmkân bulamadığı için hac yapamayanları töhmet altında bırakan bir söylem akla ziyandır.  Hacca gidebilen öyleleri var ki, Kâbe ondan kaçar. Ama gidemeyen öyleleri de var ki, Kâbe onu ziyarete gelir. Hac için yola çıkan Abdullah b. Mübarek, aç ve ilaca muhtaç hallerine muttali olduğu yetimlere tüm yol parasını verdiği için, yarı yoldan geriye dönmüştü. İşte, gidemeyenlerin haccına muhteşem bir misal. Birden fazla hac yapanlara da güzel bir örnektir.

Allah Rasulü son noktayı koymuştur: “Mebrur olmuş bir haccın karşılığı cennettir”, dikkat edin her haccın değil, mebrur olmuş haccın karşılığından bahsediliyor. Bir haccın mebrur olması ise; Mustafa İslamoğlu’nun ifadesiyle; “iyilerin haccına dâhil olması,  hakkının verilmiş olması” Allah’ın şiarlarından oluşan hac menasikinin sembolize ettiği hakikatlerin tahakkukuyla mümkündür. O da haccı hayata taşımakla olur.

Hacca giden her şuurlu müminin içinde hissettiği en derin kaygı acaba haccım kabul oldu mu? kaygısıdır. Allah’tan başka hiç kimse, hiçbir ibadet için “kabul” garantisi veremez. Bu nedenle Rasulüllah’ta “kabul olmak” yerine, doğru-dürüst yapılmış, sırrına erilmiş, hakkı verilmiş, amacına ulaşmış, kalite katılmış anlamında “mebrur olmuş bir hac”dan bahsetmiştir.

Beş vaktin yanına beş daha kılan ve namazını hiç aksatmayan, aynı zamanda da ‘hacı’ olan muhafazakâr zenginimiz, fabrikalarında 11 ay işçileri sigortasız, sendikasız, asgari ücretle çalıştırıp 12. ayda işten çıkartıp kapı önüne koymakta bir beis görmeyerek istihdam için yeni işçiler alabiliyor. Bu vicdan yoksunu abdestli kapitalist “hacı emmi” Cuma namazlarını Mescidi Haramda kılıp, hemen her yılda Zemzem Tawer’da Kâbe’ye kuşbakışı VIP hac yapmanın keyfini sürüyor. Bu zevatın İlhami Güler’in ifadesiyle; ‘helâl-haram’ konusunda vicdan ayarı bozuk.

İslami terbiye, yakın zamana kadar Kâbe’den yüksek bina yapmayı saygısızlık olarak algılamıştır. Bugün ise, Kâbe ve Mescid-i Haram, İlhami Güler’in Manhattan imlemesini haklı çıkarırcasına gökdelenlerin, rezidansların ve otel binalarının adeta ayakları altına gömülmüş, yukarıdan bakıldığında küçük bir “karaltı” durumdadır. Tevhid mücadelesinin verildiği bu mekânlarda ve Hz İbrahim’in hatırsına ait hiçbir şey bırakmayan selefi akıl, doğal çevreyi yok edip yerine ultra modern ve son derece mekanik ve suni yapılar inşa etmiştir. Kâbe’nin etrafı artık hayâsızca dikilen gökdelenlerle çevrili. İslam’ın doğuşuna tanıklık eden maddi unsurlar tamamen yok edilip yerle bir edildi.

Cemeratta gerçekten şeytanı taşladığını düşünen pek çok kişinin aksine, şeytan taşlama, şeytanla ve onun emrine giren güdülerle, kötülükle ve zulümle mücahede ve cihadı sembolize eder. Bu bağlamda taşlama ritüeli yapılırken dünyadaki bütün melanetlerin, katliamların, katliamların, savaşların, zulümlerin, işkencelerin ve insanlık dışı işlerde küresel emperyalistlerin dahli olduğu akılda tutulmalı ve öyle taşlanmalıdır.

Bu bağlamda hacıların şeytan taşlamak için Cemarat’a defalarca gidip gelmeleri çok meşakkatli ve yorucu bir iştir. Bu külfete katlanamayanlar ve mazereti olanlar, baykuş gibi Kâbe’nin tepesine tünemiş, Beytullah’ı maket gibi bırakan ve hemen yanı başına sıralanmış Kapitalizmin ve Büyük Şeytanın sembolü olarak Saat Kulesini, orta şeytanın sembolü olarak Zemzem Tower’ı ve küçük şeytanın sembolü olarak da meşhur yedi yıldızlı otel’i taşlayabilirler. Hasıl olacak sevabının daha fazla olacağı kanaatindeyim!

Konuyu, “Hacc” ibadetinin fenomenolojisi hakkında rahmetli Nurettin Topçunun yorumu ile nihayetlendirelim:

“Asırlardır milyonlarca Müslüman’ın yurtlarında aç ve sahipsiz inleyen mümin kardeşlerini çiğneye çiğneye ziyarete koştukları Kâbe’den dönüşte, onlar hakkında biraz merhamet, bir parça aşk ve muhabbet getirdikleri görülmüş müdür? Bu nasıl bir ibadettir ki, müminleri Allah’ın evinde birleştirdiği halde, aralarında birlik ve kardeşlik doğurmuyor? Hâlâ, İslam dünyası bir birine düşmandır ve Kâbe’nin bekçileri de, Müslüman kardeşlerini soymakla görevlidirler. Siz, Allah’a iftira ediyorsunuz. Allah, böyle bir ibadet emretmemiştir. Haccın manası, ruhsuz bedenlerin sırf mekân değiştirme şeklinde muayyen bir beldeye gitmeleri değildir. Hacılar, bedenlerini putlar gibi şekiller ve kütleler halinde kımıldatmakla Allah’a yaklaştıklarını sanan ölü ruhlar değildir.”3

Sözün özü şudur: “Hacca gitmek başlamaktır, bitirmek değil; “Allah’a söz vermek”tir, “Allah’tan söz almak” değil; sorumluluktur, avantaj değil; tatbikattır, teşrifat ve tenzilat değil.” Eğer haccımız bize nezaket kurallarına uymak, yere tükürmemek, kul hakkını gözetmek gibi güzel ve insani davranış değişiklikleri kazandırmamışsa ya haccımız mebrur bir hac olmamıştır veya dindarlığımız/insanlığımız sorunludur.

En doğrusunu Allah bilir.

_______________________________

1-  Ali Şeriati; Hacc, Şura Yayınları, 1991, İstanbul

2- Mücahid Gültekin, İslami Analiz,  Haccın Psiko-Politik Anlamı ve “Mış” Gibi Hacc Yapmak.

3- Nurettin Topçu, İslam ve İnsan. 1970. İst. S: 35.

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp