Güzel zamanların sonu

Güzel zamanların sonu


Târihte, devrim, savaş, tabiî âfet gibi sarsıcı kırılmalar yaşanmaksızın, günlük alışkanlıkların akışını zorlamadan geçen bir elli sene, pek de bir şey ifâde etmez. Buna bağlı olarak insan zihni ve eylemleri de fazla zorlanmaz ve güncele bitişik bir dizi akıl yürütmeler ve hesaplamaların dışına çıkmaz. Târihin diyalektik süreçlerinin mâhiyetini idrak etmeyen sathî ve ortalama bir insanlık durumudur bu. Meselâ, fırtına evveli sükût devri diye bir şeye inanmaz. İşlerin ilânihâye günlük akışını tâkip edeceği gibi bir şartlanma içindedir. 1925’in dünyâsında Avrupa’da, meselâ Amerika’da, Gilded Age devresinde yaşayan insanların zihin hâlini tahayyül etmeye gayret edelim. Belki yaklaşan buhrânın öncü sarsıntılarını hissedenler, insanlığı uyaranlar vardı. Ama bunlar cirmi kadar yer yakıyordu. Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’si bu sene yayınlanmış, Amerikan Rüyâsı’nın, Caz Çağı’nın, Gilded Age’in o çoşkulu, sefih dünyâsını alt üst eden bir romandı bu. Neşredildiğinde çok az sattı; ancak II. genel Savaş felâketi yaşandıktan sonra keşfedildi. Büyük bir kitle bu Güzel Zamanlar’ın (Belle Epoque) ilânihâye devâm edeceğine inanıyordu. Sonrası mâlûm..

 

Evet, târihin böyle tuhaf bir tarafı var.. Her felâket evvelinde, onu asla akla getirmeyecek bir tarz-ı hayâtı hediye ediyor. Ölüm de öyle değil mi? Ölüm evvelinde insanın hayâtî fonksiyonlarında bir canlanma olduğu, çehresine bir rahatlama, hattâ ölüm güzelliği olarak târif edilen bir hâlinin geldiği söylenir.

 

1990’lardan 2000’lerin başına kadar yaşanan bir on, onbeş sene de,muhtemelen ileride İkinci Güzel Zamanlar olarak geçecek. Târihin sonu tezlerini, piyasa ekonomisi, küreselleşme, barış, demokrasi, refah güzellemeleri düzenleri hatırlayalım.. “Türkiye hele bir Avrupa Birliği’ne girsin, her derdin sonu gelecek” diyen yazar çizer takımını.. Işıl ışıl Güney Kıbrıs ile karanlıklara gömülmüş Kuzey Kıbrıs’ı mukayese edenleri; Uzo-Rakı, buzuki-bağlama, sirtaki-zeybek kardeşliğinden bahsedenleri.. Bâzen gözümün önüne geliyorlar. Gülsem mi, ağlasam mı bilmiyorum… Dünyâda tekmil, yeni merkantilizm yükselirken, hattâ iktisatçı Şeref Oğuz’un çok beğendiğim kavramlaştırmasıyla işin emtia milliyetçiliğine kadar gittiğini görünce içlerinden neler geçtiğini çok merak ediyorum doğrusu. O medhiyeler düzdükleri Yunanistan ağır borçlar içinde kıvranarak iflâs bayrağı çektiğinde. O ışıl ışıl Güney Kıbrıs’ın aslında bir para aklama merkezi olduğunu öğrendiklerinde ne yaptılar?.. Ya o, rüyâlarını süsleyen İsveç’in, Norveç’in, Almanya’nın ve cümle “özgürleşmiş” Doğu Avrupa toplumlarının birer neo-nazi yatağı hâline geldiğini okuduklarında.. O çok sevdikleri Yeşiller’in kapatılmış nükleer santrallerin yeniden açılması tartışmalarında yaşadığı savrulmalara ne diyorlar? Irak işgâl edilirken sesleri çıkmıyor, hatta buna için için seviniyorlardı..ABD, Afganistan’da “Ortaçağ karanlığı” ile savaşmıyor muydu? Çok hoşlarına gidiyordu bu. Kaddafî’nin, Mursi’nin devrilmesini ve öldürülmesini hayırhah gelişmeler olarak değerlendirip, Zelenski’yi kahramanlaştırma işinin o yaman çelişkisini nasıl çözüyorlar? Libya’nın, Irak’ın, Sûriye’nin modern Kartaca’ya çevrilmesini tuhaf bir suskunlukla seyredenler şimdi Ukrayna’ya mersiyeler yazarken akıllarına eskiden yaptıkları geliyor mu?… Şimdi neler geçiyor akıllarından, Almanya’nın sıkışmışlığını ve silâhlanma, ordu kurma karârı aldığını okuduklarında? O refahı temsil eden Avrupa’da enflasyonun tırmanışa geçtiği rafların boşaldığı haberleri geldiğinde, Fransa’da hükûmetin insanlara gıda yardımı yapma karârı aldığını öğrendiklerinde neler hissediyorlar?.. Takrîben bir on-onbeş sene devâm etmiş olan o Güzel Zamanlar bitti. Keyifleri kaçtı.. Târih onları sıkıştırdıkça, beklenebileceği gibi onlar târihten kaçıyorlar. Sosyo-kültürel bağlamda kendi seküler teolojilerine sığınıyorlar. Târihsel bağlamları küçümseyerek, kahırla felsefeye ve o çok sevdikleri etik’e sığınıyorlar. Kavram fetişizmiyle avunuyorlar.

 

Bu “kültürel elit”, 1990’larda kesin bir hâkimiyet kurdu; 2000’lerde ise kenarı merkeze taşıyan siyâsal süreçlere sızdılar. Bu sürecin mühendisliğine soyundular. Yirmi senelik bir serencâmı zehirlediler. Sürecin ana aktörleri, sâhib-i aslîleri ise bunlar karşısındaki kültürel ezikliklerini aşamadı. Mezkûr eziklik ve kompleks, “içeriden” bâzılarını, üstelik karar merciînde bulunan bâzılarını bunlarla, yâni neoliberâl “seçkinlerle” işbirliğine taşıdı. Arap Baharı’nda, bugün bile altından kalkamadığımız ağır hatâlara sürükledi. 2013 Gezi, kırılmayı başlattı. 15 Temmuz ise bu kırılmayı tamamladı. Savrulan Türkiye, nihâyet siyâsal bir duruş kazandı. Ama iki alandaki boşluğun devâm etmekte olduğunu söyleyebilirim. Kültürel eziklik devâm ediyor. Sağda solda bağırıp çağıran, paseist takıntılarla ve fantezilerle târihçi, ideolog karışımı vasıfsız obskürantist bir söylemin varlığı, bu ezikliğin aşılmış olduğuna değil, tam aksine ağır bir şekilde devâm ettiğine delâlet eder. Süreç hâlâ kendi elitlerini devşirebilmiş değil. Ucuz jurnalizmle bu işler hâllolmuş sayılmaz. Diğer bir boşluk ise ekonomi alanında.. Eğer dâvâ yerlilik ve millîlik ise, bunun ekonomi alanında bir karşılığının olması gerekmez mi? Ama hâkim ekonomi söylemi henüz neoliberâl ekonomizmin dışına çıkmış görünmüyor.. Bu iki boşluk, siyâsal duruşu da aşındırma riski taşıyor. Fırsatlar kaçamadan, neoliberâl uygulamaların Türkiye’ye kaybettirdikleriyle derinden ve kapsamlı olarak hesaplaşmayı sağlayacak yeni bir master ekonomi plânı üzerinde çalışmaların başlaması gerekmiyor mu? “Merak etmeyin, biz gelince para buluruz” demenin dışında bir şey üretmeyen bir muhalefet ile bunun yürümeyeceği âşikâr.. Vazifenin kime terettüb ettiği de âşikâr..

Google+ WhatsApp