“Güvenli Bölge” mi “Barış Koridoru” mu?-“ABD/İsrail Koridoru”nda Strateji Savaşları-

“Güvenli Bölge” mi “Barış Koridoru” mu?-“ABD/İsrail Koridoru”nda Strateji Savaşları-

Malum, küresel ve bölgesel düzlemde yeni bir denge arayışı yaşanmaktadır. Eski düzenin devamı için kurgulanan tüm dengeler çökmekte, bölge şartları ve dinamikleriyle uyumsuz yerler kriz alanlarına dönüşmektedir… ABD’nin artık eski gücünü kaybetme

“Güvenli Bölge” mi “Barış Koridoru” mu?-“ABD/İsrail Koridoru”nda Strateji Savaşları-

 

Malum, küresel ve bölgesel düzlemde yeni bir denge arayışı yaşanmaktadır. Eski düzenin devamı için kurgulanan tüm dengeler çökmekte, bölge şartları ve dinamikleriyle uyumsuz yerler kriz alanlarına dönüşmektedir…

ABD’nin artık eski gücünü kaybetme sürecine girdiği yeni şartlarda Rusya da -bir dağılma ve çözülme döneminden sonra- kendini toparlama yolunda konjonktürü/dönemsel dengeleri iyi kullanarak küresel güç olarak varlığını devam ettirmektedir… Çin ise değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda  -küresel “güç odakları”ndan  bir kısmının da güçlü desteğiyle- yeni bir küresel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir. Aynı zamanda birçok handikap ile karşı karşıya olan Çin’in, çok kutuplu bir dünya dengesi arayışı sürecinde -ne yapacağı, nasıl bir dengenin güçlü bir unsuru olacağı da- strateji uzmanlarının önemli tartışma konularından biri olarak karşımıza çıkmaktadır… Ve Çin, başta Asya-Pasifik olmak üzere, küresel çaptaki projeleriyle başat güç olma yolunda ilerlemektedir. Ne var ki söz konusu projelerin hayata geçirilmesi Çin’in, eski düzeninin kurgulayıcısı olan ABD ile karşı karşıya gelmesini gerektirmektedir. Keza birçok ittifakın da yenidünya dengesi arayışında belirleyici olacağı bir süreç yaşanacaktır… Yani küresel ve bölgesel düzlemdeki gelişmeler,  yeni bir dünya dengesinin nasıl olacağının işaretlerini vermektedirler. Dolayısıyla, yeni bir dünya dengesi arayışı süreci de değişik bölgelerde, özellikle de Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda yine önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bölgenin gerçek sahiplerinin -nitelikleriyle paralel belirleyici bir güç olamadıkları yeni bir dönemde de yine insanımızın üzerinden paylaşım savaşları, katliamlar, güçler gündemdeki yerini almaktadır… Ve I. Ve II. Dünya Savaşları sonrası kurgulanan bölgelerde sözde devletçiklerin gerçek çehreleri bu vesileyle ortaya çıkmaktadır.

Bu çerçevede bölgede yaşananların iki ana başlıkta okunması lazımdır. Birincisi malum projenin bir gereği olan “Kontrollü Demokratik Değişim” stratejisinin geçerli olduğu dönem… İkincisi ise “Kaos” stratejisinin bölgede etkili olduğu dönem… Tunus, Libya, Mısır’da yaşananlar ve bu süreçte Türkiye’nin yeni misyonu; Türkiye-ABD ilişkileri… Ve bu sürecin Suriye ayağına gelindiğinde yaşananların ABD’nin strateji değişikliğiyle birlikte ne gibi sonuçlar doğurduğunun doğru tanımlanmadığı, doğru okunmamakta ısrar edildiği bir dönem… Algı yönetimi ve manipülatif çabalarla bölge insanının, bütün yaşananları yeni oyun kuranların tezgâhına su taşıdıkları, kullanıldıkları bir zaman dilimine şahit oluyoruz… Tam da “Kaos Stratejisi” ile paralel gelişmelerin peş peşe yaşanması karşısındaki basiretsizlikler, öngörüsüzlükler, “ilkesel ve ahlaki” bir “duruş”un büyük önem taşıdığı zamanda “duygusal ve reaksiyoner” yaklaşımların hâkim olması gerçekten düşündürücü. Yeni dönemde Irak-Suriye eksenindeki gelişmelere paralel olarak da Türkiye-İran, Türkiye-Rusya, Türkiye-ABD ilişkileri; keza İran-ABD ve İran-Rusya ilişkilerinin sonuçlarının doğru anlaşılmaması da önemsenmeli.

Değişen dünya ve bölge şartları düzleminde tüm yaşananları dikkate alan bir yaklaşımla, bu ayki yorumumuzda iki konuya dikkatlerinizi çekmek istiyoruz. Bunlardan birincisi Fırat’ın doğusu, ikincisi ise bölgeye İngiliz hâkimiyetinden miras kalan Keşmir sorunu…

Fırat’ın Doğusu/”ABD-İsrail Koridoru”

Konuyla ilgili değerlendirmelerimize geçmeden önce, değişen şartların uluslar- arası sisteme yansıması ve ABD/Batı’nın “terör” ve terör örgütlerine bakışını yansıtan bir haberi dikkatlerinize sunmakta yarar umuyoruz: ‘BM yetkilileriyle PKK lider kadrosu “Çocuk askerler bulundurulmaması konusunda beklenmedik (!) bir anlaşma imzaladı’… Altını çizerek belirtmeliyiz ki BM’nin bu skandal hamlesi, (güya) PKK’yı “terör örgütü” olarak tanıyan ABD’nin bilinçli bir adımı olduğundan şüphe yok. Konuyla ilgili BM Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerinin (malum beşlinin) sessiz destekleri de manidardır. Efendim, Rusya PKK’yı ABD kontrolüne bırakmak istemiyormuş; Fransa, zaten yıllardır PKK ile ilişkilerini, arsızca ve bölge ülkelerinin gözünün içine baka baka, devam ettiriyormuş; İngiltere ve Çin’in “sessiz” destekleri ise reel-politik gerekçelere dayanıyormuş…

Yukarıda da hatırlatmıştık, Türkiye ile ABD’nin derin, çok boyutlu ve çarpık ilişkilerinin geldiği aşamayı dikkate almadan Fırat’ın doğusu konusundaki son gelişmeleri doğru okumak kolay olmayacaktır. Zaten söz konusu ilişkinin niteliği ve asimetrik güç dengesini yeterince dikkate almayanlar, strateji savaşının asıl hedefini ıskalayarak konuyu tartışmaktalar: Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygıları nedeniyle adeta mecbur olduğu böyle bir harekâtı ABD ile müzakere edip bir ön “mutabakat”a varmasının mahzurlarını konuşmaktadır. Ve ABD’nin Münbiç’te olduğu gibi Türkiye’yi yine oyaladığını öne çıkarmaktalar. Oysa,  geçmişte yaşanan süreci, ABD-Türkiye ilişkilerinin nereye doğru evrildiğini ve “Güvenli Bölge” konusunun nasıl bugünlere taşındığını unutmadan bir analiz yapmak, bizi daha gerçekçi değerlendirmelere götürecektir…

Hatırlanırsa, ABD ile 2012’den bu yana müzakere edilen güvenli bölge konusunda Türkiye, o günden bu yana aynı gerekçeleri sunuyor ve ABD’den “müttefik”liğinin gereğini yapmasını talep ediyordu.         Neydi bu gerekçeler: 1) Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması,  yani bölgedeki istikrarsızlığın Türkiye’ye yansımalarının -kısa ve orta vadeli sonuçlarının- önlenmesi; 2) Sınırlarındaki terör tehdidinin artmasının önüne geçilmesi ve böylelikle PYD/YPG terör unsurlarının sınırdaki yapılandırılmasının önlenmesi; 3) Mültecilerle ilgili sorunların çözümü yolunda -Suriye topraklarında- bir alan açılması.

Konuyla ilgili, başta ABD olmak üzere Türkiye’nin Batılı müttefikleri gerekli desteği vermedikleri gibi tersine Türkiye’yi -kendi stratejileriyle uyumlu- bir “duruş”a zorlamak için her türlü yolu denediler. Bunlara karşı Türkiye de “denge politikası” çerçevesinde Astana mutabakatlarını kullanarak Fırat Kalkanı (2016) ve Zeytin Dalı (2018) harekâtlarıyla bölgede artan tehditleri bertaraf etmek üzere önemli adımlar attı. Büyük oranda da başarılı oldu. Dahası böylelikle halen gündemde olan Fırat’ın doğusuna yapılacak olan harekâtın önünü açmış oldu. Bu arada 2016’da başkan seçilen Trump’ın ABD’nin Suriye politikasını değiştirmeye yönelik -kimilerine göre ABD’nin bölgedeki manevrasının gereği- adımları ile Türkiye’nin güvenli bölge ısrarına alan açılmış oldu. Ne var ki görünürde ABD içindeki malum kanadın zorlamasıyla bununla uyumlu adımlar atılamadı. Tam tersine ABD’nin PYD/YPG’ye destekleri aralıksız devam etti…  Son planda (Aralık 2018)’de Trump’ın Suriye’den çekilme kararını deklare etmesiyle (20 mil) derinliğe sahip bir güvenli bölge oluşturulmasına zemin hazırlayan beyanları süreci yeni bir aşamaya taşımış oldu. Ve gelinen aşamada Türkiye’nin tek başına bir müdahalesinin son hazırlıkları sırasında ABD ile yeni bir müzakere gündeme geldi; “ön mutabakat” sağlandı. Bahse konu “ön mutabakata”a göre;

  • Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek -ilk aşamada alınacak- önlemlerin bir an önce uygulanması
  • Bu çerçevede, “Güvenli Bölge” tesisini ABD ile birlikte koordine etmek ve yönetmek için Türkiye’de (Şanlıurfa’da) “Müşterek Harekat Merkezi”nin en kısa zamanda kurulması.
  • “Güvenli Bölge”nin “Barış Koridoru” olması ve yerinden edilmiş Suriyelilerin ülkelerinde dönüşleri için her türlü tedbirin alınması…

Evet, bu mutabakat, geçmişte Türkiye’nin yaşadığı Mümbiç tecrübesini hatırlatmaktadır. Acaba bu, ABD’nin yeni bir oyalama taktiği midir? sorusunu da akla getirmektedir. Lakin bu kez, Türkiye’nin “güvenlik ve gelecek” kaygılarıyla yapmaya mecbur olduğu bir harekât söz konusudur. Ve Türkiye sınırda tüm hazırlıklarını tamamlamış gözükmektedir. ABD’nin son hamlesi, Türkiye’nin tek başına yapacağı harekâtın, bölgedeki stratejisine ciddi zararlar vereceğini görmesinin bir sonucudur. İki ülkenin başkanlar düzeyindeki görüşmeleri ve tarafların en üst düzeydeki açıklamaları da haliyle durumun nezaketini ortaya koymaktadır. Yani bu “ön mutabakat”ın seyri, Türkiye’nin tek başına bir harekât yapma seçeneğini gündemden düşürmemektedir. ABD açısından da söz konusu “ön mutabakat” yeni bir taahhüt anlamına gelmektedir. Ki bu durumda Türkiye -sürecin ilerleyişinin mutabakata uygun olmadığı gerekçesiyle- tek başına bir harekât yapması ABD’nin bölge planlarını, stratejisini ve en önemlisi de Türkiye ile ilişkilerini ciddi anlamda riske sokacaktır. ABD ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ikili ilişkileri ciddi anlamda riske edeceği gibi Türkiye’yi radikal adımlara da mecbur bırakabilecektir.

Tersine bu “mutabakat” başarılı sonuçlar doğurursa Türkiye’nin ABD ilişkilerindeki sıkışmışlıktan kurtulması -özellikle de Doğu Akdeniz ve Asya-Pasifik’teki gelişmelerde- geçici de olsa karşılıklı adımlarla olumlu bir dönemin yaşanması mümkün gözükmektedir. Türkiye’nin buna ihtiyaç duyduğu, ABD’nin de bölgede ciddi bir sıkışmışlık yaşadığı bir vasatta bu “ön mutabakat” doğru okunmalıdır. Tarafların hatalı tanımlama ve anlamlandırmalarla, hamasi yaklaşımlarının pek anlamlı olmayacağı şimdiden öngörülmektedir…

Unutulmasın ki 1940’lı yıllardan bu yana değişik dönemler yaşayan Türkiye-ABD ilişkileri, değişen şartlarla birlikte yeni aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin yeni konumu ve misyonu, bu ülkenin -Batı referanslı sapkın ideolojisine rağmen- tarihsel ve stratejik derinliğinin açtığı alanda giderek vazgeçilmezliğini güçlendirmektedir. ABD/Batı, hem de Rusya ve Çin açısından bu gerçeklik her geçen zamanda daha da belirginleşmektedir. Dolayısıyla, şu anda,  ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı, Türkiye’nin ABD’ye ihtiyacından fazladır. Ve giderek çok kutuplu bir dünya dengesine doğru yol alan uluslararası sistemde Türkiye’nin önemi hızla artmaktadır. Ne var ki tüm bu gerçekliklere karşın ABD’nin “güç zehirlenmesi” ve Siyonistlerle işbirliğini devam ettirip “Teo-Politik” hedeflere odaklanmaya devam etmesi halinde Türkiye ile ABD arasındaki stratejik çelişkiler giderek daha da büyüyecektir. Hatta bir süre sonra ABD’nin Türkiye’deki üslerinin, NATO üyeliği gibi çok boyutlu güvenlik sistemlerinin bile tartışılmaya başlanılması sürpriz olmayacaktır. Zira değişen şartların farkında olan “yeni derin yapı”, “Türkiye’nin küresel sistem içerisinde kalarak bazı hedeflere varabilmesi için adımlar atmaya devam etmektedir. İmparatorluk bakiyesi Türkiye’nin -geniş hinterlandı (etki alanı) ile- mevcut cürmünün farkında olarak risk almasının ötesine geçerek hamleler yapmak mecburiyetinde kalabileceğinin de bilincindedir herhalde…

Tüm bu gerçeklikler göstermektedir ki değişen dünya ve bölge şartlarında yeni denge arayışları en acımasız yöntemlerle devam etmektedir. Bu çerçevede ABD, Batı’nın “müttefik”leri Türkiye ile karşı karşıya gelmeleri giderek sıklaşmaktadır. Bundan sonra da bu karşı karşıya gelişlerin çok daha radikal kararları ortaya çıkarması mümkündür. Bugün Fırat’ın doğusunda dolaylı olarak savaşan ABD ile Türkiye, yarın başka bölgelerde de dolaylı ve/veya doğrudan karşı karşıya gelebilecektir…

Yani, bazılarının iddialarının aksine Fırat’ın doğusunda savaşılan “Kürtler” değildir. Hatta Kürtlerin malum Marksist örgütlerinden biri de değildir. Çok net olarak tespit etmek lazımdır ki savaşılan “ABD-İsrail-Suudi Arabistan”ın stratejik hedefleridir; ABD’dir… Ve bunu -geçmişte ABD/Batı güvenliği için- “güçlü” bir ordu besleyen Türkiye, kendi “güvenliği ve geleceği”ni düşünerek yapmak zorunda kalmaktadır.

ABD ve Batı’nın strateji değiştirmesiyle birlikte “Çözüm Süreci”nde masayı deviren PYD/PKK’nın “paralı asker” (lejyoner) olarak kullanıldığı bir strateji savaşı söz konusudur. Bölgedeki diğer Kürt örgütleri/yapıların bir kısmı da -ne yazık ki- konjonktürel gelişmelerden yararlanarak beklentilerini gerçekleştireceklerini zannetmektedirler. Öyle ki söz konusu örgüt/yapılar, ısrarla okumalarını, Erdoğan/AK Parti-AKP’ye düşmanlık zemininde sürdürürlerken resmin büyüğünü görmemektedirler. Reel-politik gerçeklikler ve bölgenin dinamikleri, özellikle, tarafların -“İdeolojik duruş”ları bir tarafa- orta ve uzun vadeli geleceklerini hesap etmelerini gerektirmektedir. Tıpkı kendilerini “Alevi” olarak tanımlayan ve çok farklı gruplardan oluşan insanımızın -geçmişte maruz kaldıkları “derin tehditlerin” etkisinden kurtulamadıkları gibi- “ABD ve Batı’nın kendileri için ne anlam ifade ettiğini doğru okumalarının zamanı geldi de geçiyor…

Çin-ABD Gerilimi Ekseninde “Keşmir Sorunu”

Yine değişen dünya ve bölge şartlarında bir gerilim. Görünürde Hindistan hükümetinin -Müslümanların yoğunlukta olduğu- Keşmir’in “özel statüsü”nü kaldırmaya yönelik kararıyla birlikte geçmişi olan bir kriz daha alevlendirildi…

Keşmir’in Hindistan ile birleşmesinin esaslarını teşkil eden ek haklar ve “özerklik”ten bundan sonra yararlanamayacağı yönündeki kararı ile Delhi/Hindistan konunun yeniden gündeme gelmesi yönünde ilk adımını attı… Her ne kadar Modi’nin başında bulunduğu Hindu Milliyetçisi “Hindistan Halk Partisi” (BJP), anayasanın 370. Maddesinin kaldırılması ve bunun “Cammu Keşmir” eyaletini ülkenin geri kalanında uygulanan kurallarla aynı düzeye getireceğini deklare ettiği son gelişme sorunu ateşlemiş gibi gözükse de konunun arka planını doğru okumamız lazım.

Keşmir meselesi, Britanya’nın 1947’de Hint Alt Kıtası’ndaki sömürge yönetimini sona erdirmek zorunda kalması sürecinden miras bir konudur. Hani geçmişte daha kolay kontrol altında tutabilmek için Hindistan’ı ikiye bölmekte yarar ummuştu İngiltere… Zamanla her ikisi de nükleer silaha sahip kılınan Pakistan ve Hindistan, Keşmir sorunu nedeniyle 1965 ve 1999 yıllarında -çeşitli arkaplanlarla- karşı karşıya getirilmişlerdi. Yine yakın zamanda (2018’de) bahse konu iki ülke karşı karşıya geldiler…

Nüfusunun %90 civarındaki kısmını Müslümanların oluşturduğu Keşmir, hâlihazırda Pakistan (%35), Hindistan (%45) ve Çin (%20) arasında paylaştırılmış durumdadır. BM Genel Kurulu’nun (ki değişen şartlar sonucu eski etkinliği söz konusu değildir) 1948 tarih ve 47 numaralı kararı ile Keşmir’in askerden arındırılması, nihai statüsünün ise halk oylaması ile belirlenmesi öngörülmüştü. Ve “Cammu Keşmir”, 1949’dan bu yana Hindistan içerisinde “özerk” bir statüye sahip bulunmaktadır…

Son planda Keşmir sorununun yeniden gündeme gelmesinde asıl belirleyici olan hususun bölgedeki Çin-ABD gerilimi olduğu bilinmektedir. ABD, Hindu ırkçılığını kullanarak bölgedeki gerilimi yeniden arttırmış ve böylelikle, son zamanda gelişen ve jeopolitik öneme sahip Pakistan-Çin ekonomik koridorunun istikrarsızlaştırılması yolunda hamle yapmıştır. Daha da ötesi, bölgedeki fay hatlarını,  ekonomik ve siyasi amaçları doğrultusunda sonuçlar üretmek üzere harekete geçirmek istemektedir. ABD aynı zamanda “Kuşak ve Yol Girişimi”nin (Modern İpek Yolu) altı önemli güzergâhlarından biri olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun da bu gerilimde etkilenmesi söz konusudur. Benzer gerekçelerle ABD, Afganistan’da da Taliban ile masaya oturmuştur. Ki -geçmişte kendisinin oluşturduğu istikrarsızlığı- kendi lehine sonlandırmak üzere ciddi adımlar da atmaktadır. Böylelikle Asya-Pasifik’te Çin’i çevrelemeye yönelik adımlar atmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki bu bölgede Türkiye’nin desteğine muhtaç bir ABD söz konusudur. Şüphesiz Çin’in de karşı hamlesi olmuş ve bundan sonra da olacaktır…

Ezcümle, bilmediği hususların peşine düşen, tüm boyutlarıyla doğru okumaktan uzak olduğu konulardan “şahitlik” yaptıklarını iddia eden ve “adil olmak”tan dem vuran insanlarımızın bir kez daha düşünmeleri, akletmeleri ve basiretle hareket etmelerinin zamanı geldi de geçmektedir…

Gerek ve yeter şartlara sahip örgütlenme ve “ideolojik duruş”a uygun bir yöntem çerçevesinde bir yol tutturamayanlar, küresel ve yerel sistemin taraflarından biri olarak insanlarımız lehine sonuçlar üretmelerinin mümkün olmadığı bilinmektedir. Zira iletişim araçlarının arka planındaki güç ve iktidar odaklarının, hedefleri doğrultusunda toplumsal alanı tanımladıkları ve yeni bir denge inşa etmek istedikleri bir dünyada, düşünsel ve siyasi duruş çok kritik öneme sahiptir. Demokrasinin geliştiği yer olan Batı/ABD’de “güvenlikçi demokrasi” tartışmaları yapılırken sistemin bir unsuru olanların, “özgürlük”, “özgür basın” ve “adalet” nutuklarının nasıl algılandığı ve nasıl bir işlev gördüğünü doğru tespit gerekir… Tabii gerçekten samimiyseniz!..

 

 
abdullah pamuk
iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp