Greta…

Greta…


Greta…

 

Düşüncenin serencâmı neyi merkeze aldığına göre değişir. Merkeze aldığımız her neyse, diğer unsurlar, “aslî” olanlardan “tâlî” olanlara doğru başka başka dizilimler ortaya çıkarır.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Bence, merkezî olan hususların berraklığa kavuşturulması bir medeniyet meselesidir. Bir medeniyeti müdafaa etmek, onun değersel diziliminden yana olmak demektir. Ona karşı çıkmak ise merkezi kaydırmak ve farklı dizilimler ileri sürmek manâsına gelecektir. Zâten paradigmatik dönüşümler, farklı “merkezîleştirmelerden” başka bir şey değildir.

En az bu kadar mühim olduğunu düşündüğüm husus, bu merkezîleştirmenin nasıl yürütüldüğü veyâ seyridir. Başka bir ifâdeyle iç yapısıdır. Şimdi bunlara târihsel bir bağlamda bakmaya çalışalım.

Bilindiği üzere, antikitede merkezî değer ağırlıklı olarak “tanrısal” veyâ “göksel”di. “Yersel”; yâni , “tabiî” veyâ “beşerî “ olan değerler buna göre tanzim edilirdi. Modern dünyâya âit hâkim, baskın paradigmanın bu ilişkileri tersine çevirdiğini biliyoruz. Modernlik “tabiî” ve “beşerî” olanı merkeze yerleştirdi. İlâhî veyâ göksel olanı ise en azından “tâlî” ve “tâbî” kıldı. Ama burada daha dikkât çekici olduğunu düşündüğüm husus, “tabiî” olan ile “beşerî” olan arasında kurulan tuhaf ve hayli karmaşık ilişkilerdir. Her ikisinin de yüksek bir soyutlamaya tâbî tutulduğunu biliyoruz. O kadar ki; “tabiat olarak tabiat” ile sayısız soyutlaması yapılan “tabiî durumlar” hemen hemen hiçbir alâka kalmadı. John Locke veyâ Thomas Hobbes’un “tabiî durum” soyutlamalarının tabiat olarak tabiatla bağını kurmak neredeyse imkânsızdır. Stoiklerden St.Thomas’a uzanan bir çizgide olgunlaşan “tabiî durum” soyutlaması, modernlerde zirve yaptı. Neo-Klasizm ve Romantizm bu kopuşu gidermeye çalışsa da, fazlaca başarılı olabildiklerini düşünmüyorum. Dinlerde, kurumsal dinlerin (ortodoksi) savunduğu “tenzihî Tanrı” kavrayışı ile, mistiklerin (heterodoksi) savunduğu “teşbihî Tanrı” arasındaki gerilim, modern dünyâda “tabiî durum” ile “tabiat olarak tabiat” arasındaki gerilime karşılık gelmeye başladı. meselâ Aydınlanmacılarla Romantikler arasındaki kavga biraz da buna benzettiğimi söyleyebilirim.

Modernliğin insan kavrayışı da bir soyutlama olarak “insan tabiatı” üzerine binâ oldu. Bu sûretle insan, tabiî durumuyla tabiî bir varlık olarak görülmüş olmuyordu. Tam tersine, onun tabiî durumu, tabiat içindeki durumunu değil, “uygar” durumunun ne olduğunu anlatmak için kullanılıyordu.

Pratikte bu ayrışmayı daha net olarak izleyebiliyoruz. Modernlik “tabiî” durumu ve “insan tabiatını” yüceltirken, en büyük tahribâtı bizzât tabiata vermekten geri kalmadı. Çünkü tabiî durum yüceltilirken, insan tabiatın hâkimi veyâ efendisi olarak konumlandırılıyordu. Bu aslında tabiatın, tabiat olarak evvelâ araçsallaştırılması; daha sonra da acımasızca horlanması manâsına geliyordu. Benzer olarak, insan tabiatının gerekleriyle ayarlanmış insanın (modern insan), bu ayarlamalardan kopuk yaşayan insan kütlelerinden (ilkeller) üstün olduğu, ona hükmetmesinin de mübah olduğu düşüncesine yol açıyordu. Hâlbuki, “ilkeller” tabiata, modernlerden çok daha yakın yaşamıyorlar mıydı?

Modern “medeniyet” bu kurgusal çelişkisi üzerinden gelişti. “Girişimci insan tabiatı”, tabiata büyük bir tahribat verdi ve dengelerini alt üst etti. Bu ağır mâliyetler, daha 1960’lardan başlayarak insan zihnini sorgulayıcı bir hâle getirdi. Günümüzde çevreci hareketler bu sorgulamaları ve karşı çıkışları yürütüyor. Gayretler büyük ölçüde, “tabiî durum” ve “insan tabiatı”na dâir kurguların yapı sökümüyle alâkalı. “Tabiat olarak tabiat” ile insanın uyumlulaştırılması arzu ediliyor. Bu çevrelerden, paganlığa, ilkelliğe muazzam bir övgü yükseliyor. Tuhaf olan bunun bir “aşırılık fenomeni” olarak tezâhür etmesi. Sıkıntı şurada: Tabiat, tabiat olarak melekselleştirilirken (anjelizm), insanın şeytanlaştırılması (diyabolizm). Tabiatın merkeze alınması ile “insanın dışlanması” arasında şaşırtıcı bir bağ gelişiyor. Tabiat aşkı ile homofobi arasında bir emzirme ilişkisi kuruluyor. Tabiata acırken, insana acımayan tuhaf bir söylem bu. BM’de Greta’nın yaptığı konuşma sanki bunun aynası gibiydi. Belki de kronik rahatsızlığıyla da alâkadandır; ama Greta tam bir nefret konuşması yaptı. O kadar insanlık durumlarından kopuk bir konuşmaydı ki bu; “Çocukluğumu çaldınız” derken, aklında ne Sûriyeli, ne de Afrikalı çocuklar vardı. İnsanı tabiatın efendisi kılan aşırılıkçı bir kurgudan, tabiatı insanın efendisi kılan bir başka aşırılıkçı kurguya sürükleniş...Analitik medeniyetin cilvesi… A asla B değildir. Ya herro, ya merro… Ortası yok…

yeni şafak

Google+ WhatsApp