Gözün özü görmediği yer

Gözün özü görmediği yer


“Gelişin sürpriz oldu benim için” dedi gülerek karşılayan. “Demek burada olmayışım normalleşmiş senin için!” diye sitem etti gelen.

Her zamanki gibi güneşli başlayan gün, uzaklardan gelen devasa toz bulutlarıyla her şeyin rengini belirsizleştiriyor. Sarımsı, pembemsi bir zamansızlık manzarası var dışarıda. Bir alakacakaranlık kuşağı sarmış kuşatmış sanki hayatı. Pencereden dışarıya bakan ve “Dışarıda tuhaf şeyler oluyor” düşüncesini içinden geçiren kim bilir kaç kişi var şu anda bu şehirde. Kıyamet düşüncesi de gelip oturmuştur pek çoklarının zihnine mutlaka. Oysa biraz önce, bitimsiz bir bozkırın ortasında dümdüz uzanıp giden bir yolda ağır ağır ilerliyordu sanki gün. Öylesine monoton, öylesine sıradan...

“Monotonluk, en güzel ve en acımasız şeydir. Eğer ebediyetin yansımasıysa monotonluk en güzel olandır. Eğer hiç değişmeyen bir sürekliliğin işaretiyse, en acımasız olan. Aşılan zaman veya körelen zaman” diyor ‘Yerçekimi ve İnayet’ kitabında Simone Weil.

Hayat kırılmalarla dolu, hep şaşırtmayı başarıyor bizi. Böyle olması hem biraz endişe verici hem de aynı derecede heyecanı canlı tutuyor içimizde. Bilinmezlerle dolu bu denklemin içinde insanca bir hissiyata sahip olup, o hissiyatta istikrar kazanmamızın tek yolu, akıp geçen, dönüşüp değişen, savrulup uçuşan bu tekinsiz hikâyelerin içinde kendimizi bilip tanıyabilmemizdir. Bu nasıl mümkün olabilir? Değişen şeylere karşı hayatın asli kaidesine, yani değişmez olana tutunmamızı sağlayacak kulplar edinmekle... Hayat her kırıldığında bizim de kırılıp döküldüğümüze bakılırsa pek yapamıyoruz bunu.

“Bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer. İşin korkunç tarafı bunu bilmeyişimizdir. Kendimizi güzelleştirmeyi hiç düşünmeyiz. Bunu ancak kendimizden bahsederken hatırlarız; kendimizi överiz; fakat o müthiş portremiz sonunda, bizden yana olmayacaktır” diye yazmış ‘Günlük’te

Andre Gide.

Yaşadıkça her şeyi yanında taşıyan bir almanak gibi oluyor insan. Her yaşananın, her söylenen sözün, bir kitaptan alınan herhangi bir ifadenin, kulağa çalınan bir şarkının, etrafta dolaşan insanların, uzaktaki insanların, geçmiş yangınlardan kalan is kokusunun, kül artıklarının, bazen sadece bir kelimenin, bir sayının, hatta bir anlama geldiği çok belli küçük suskunlukların, nereye varacağı düşünülmeden yapılmış şakaların, albümlerde ya da sadece hafızalarda yer tutmuş, iz bırakmış fotoğrafların, daha bir sürü şeyi taşınması zor ama vazgeçilmesi daha zor birer yük olarak gittiği her yere götürüyor. Sırtında yaşadıklarıyla tıka basa dolu ağır mı ağır bir hayat küfesi varmış gibi kan ter içinde. Kimileri için bir kambur bu taşıdıkları, kimileri içinse hayatın ta kendisi... O yükü sırtından atmak isteyenler, görüyoruz işte, yolsuz, yönsüz, istikametsiz, en önemlisi de hikâyesiz kalıyorlar. Bütün bir hayat yolunu sırtındaki yük sürekli artarak yürümek mi daha zor, taşıyacak hiçbir şeyi olmadan mı? İkincisi ilk anda daha mantıklı geliyor kulağa, doğru! Ama biraz düşününce durum bundan daha farklı; yürümeyi anlamlı kılan her şey o küfenin içinde değil mi aslında!

Bir de şunu düşünün; kendi anlamını bilmediği sözler içinde kendine bir yer bulamayan kelime ne hisseder?

“Ne tarafa gideceğimizi bilemediğimiz zamanlar oluyor ya” dedi beyaz saçlı adam, “o aslında kaybolduğumuzdan!”

Google+ WhatsApp