Gırnata’ya veda

Gırnata’ya veda

Fas’ın Fes şehrine hâkim tepelerden birinin üzerinde, kapısı ve penceresi olmayan, adeta terk edilmiş gibi duran bir türbecik yer alır. Etrafındaki geniş mesire alanına piknik yapmaya gelenlerin ilgisizliği, içine savurup attıkları çöpler ve zaman zaman geçirdiği yangınlar

Gırnata’ya veda

 

Fas’ın Fes şehrine hâkim tepelerden birinin üzerinde, kapısı ve penceresi olmayan, adeta terk edilmiş gibi duran bir türbecik yer alır. Etrafındaki geniş mesire alanına piknik yapmaya gelenlerin ilgisizliği, içine savurup attıkları çöpler ve zaman zaman geçirdiği yangınlar düşünüldüğünde hâlâ yıkılmamış olması bile mucize kabul edilebilecek olan bu yapı, İslâm tarihinin en trajik dönemlerinden birine şahitlik ve öncülük etmiş bir hükümdarın muvakkat istirahatgâhıdır: Gırnata [günümüzde Granada] Nasrîlerinin son sultanı On İkinci Muhammed. Künyesi “Ebû Abdullah”tan dolayı İspanyolların “Boabdil” adıyla andığı Sultan, 1533 yılında çalkantılı ömrünün son nefesini verdiği bu şehirde, doğup büyüdüğü ve hüküm sürdüğü topraklardan yüzlerce kilometre uzaklıktaki bu sakin tepenin bir köşesine defnedilmiştir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Ebû Abdullah’ın öyküsü, bir bakıma Endülüs’ün düşüşünün de fotoğrafı gibidir:

Annesi Âişe’nin yönlendirmesi ve teşvikiyle, babası Ebû Hasan Ali’ye başkaldıran Ebû Abdullah Muhammed, 1482’de Gırnata’nın etkili ailelerinden Benî Serrâc’ların (İspanyolcada: Abencerrajes) yardımıyla tahtı ele geçirdi. Kuzey Afrika kökenli Benî Serrâc ailesinin otuz üyesi, Elhamra Sarayı’nda verilen bir davet sırasında Ebû Hasan tarafından öldürtülmüştü. Dolayısıyla, tahttaki değişim, onlar için artık bir intikam meselesi haline gelmişti. Kendisi de 1474’te babasına isyan ederek tahta oturan ve bilahare öz oğlu tarafından devrilen Ebû Hasan, Malaga’yı yöneten kardeşi Zağal’e sığındı. Ertesi yıl, kardeşinin desteğiyle Gırnata’yı ele geçirmeyi başaran Ebû Hasan, epilepsi rahatsızlığı ilerleyince, Zağal tarafından tahttan uzaklaştırıldı. Ebû Abdullah, bu defa amcasına karşı ordu toplayarak, aynı yıl içinde yeniden iktidara el koydu. Tahtı sağlama almasının ardından Katolik Hıristiyanlara karşı sefere çıkan Ebû Abdullah, Lucena yakınlarındaki bir saldırıda esir düştü.

1486’da, kendisinden sonra tekrar Gırnata’da hâkimiyet kuran amcasına karşı -Hıristiyanların desteğiyle- iktidarı garantilemiş ve küçücük devleti üzerinde Katoliklerin siyasi egemenliklerini resmen tanımış olarak özgürlüğüne kavuşan Ebû Abdullah, tahttaki son 6 yılını Gırnata’yı sarsan iç savaş ve Katoliklerin gittikçe artan baskıları altında geçirdi.

Nihayet, tarihler 2 Ocak 1492’yi gösterirken, Gırnata surlarının hemen önünde gerçekleşen bir devir-teslim, sadece şehrin düşüşünü değil, aynı zamanda Müslümanların İspanya’daki siyasi varlıklarının da sona erişini simgeliyordu. Süreyya isimli Hıristiyan rakibinin oğluna karşı kendi oğlunu tahta çıkmaya zorlayan annesi Âişe’nin, gözü yaşlı bir şekilde Gırnata’yı terk etmek durumunda kalan Ebû Abdullah’ı şöyle azarladığını yazacaktı tarih: “Erkekler gibi savunmadığın bir toprak için, şimdi kadınlar gibi ağla bakalım!”

İspanyollar tarafından sınır dışı edilmeyen, kendisine Endülüs’ün güney kıyılarına bakan Alpujarras’ta (Arapçada: El Buşarrât) barınma müsaadesi verilen Ebû Abdullah, Gırnata’nın düşüşünden bir yıl sonra, Mağrib bölgesini yönetmekte olan Vattâsîlerle temasa geçerek, bugünkü Fas topraklarına iltica etti. Ardında sadece tacını-tahtını değil, Alpujarras’taki kısa süreli ikâmeti sırasında vefat eden annesi Âişe, eşi Murayma ve küçük oğlu Yusuf’un mezarlarını da bırakmıştı. Hıristiyanlığı seçen büyük oğlu Ahmed ise zaten Gırnata’da kalmış, Katoliklerin maiyetinde görev almıştı.

Uzunca bir süre, Ebû Abdullah’ın 1494’te Cezayir topraklarında hayatını kaybettiği düşünülmüştü. Ancak sonradan ortaya çıkan kanıtlar, Fes’teki metruk türbenin, Endülüs’ün son Müslüman hükümdarının mezarına ev sahipliği yaptığını neredeyse kesinleştirmiş durumda. Yolu Fes’e düşenler için, tarihin ve coğrafyanın geçirdiği dönüşümler üzerinde derin bir tefekkür mekânı olarak…

* * *

Bizdeki Endülüs algısı, -Elhamra Sarayı üzerinden- “sanatsal hayranlık”la -Gırnata’nın kaybının sembolize ettiği- “yitirilen mülke ağıt” arasında gidip geliyor genellikle. Duygusal yoğunluklar ve gerçeklikten kopuş, bugüne dair somut sonuçlar çıkarmayı da büyük ölçüde engelliyor. “Endülüs romantizmi” diyebileceğimiz bu durum, özellikle iki noktayı gözden kaçırmaya yol açıyor:

· İnsan, tarihin hangi döneminde yaşayacağına kendi karar veremez. Zafer dönemlerinin de, hezimet dönemlerinin de kendine göre imtihanları vardır. Galip olunca verilen sınav ayrıdır, mağlup olunca verilen ayrıdır. İnsan hangi dönemde var olacağına kendisi karar veremediğine göre, geçmiş güzel günlerin hayalini kurup ağlamak da gelecek muhayyel güzellikleri düşünüp uyuklamak da beyhude bir çabaya dönüşebilir. Çünkü her ikisinde de günümüzün şartlarını ve acil vazifelerini ıskalama riski mevcuttur.

· Tarih, sadece tek bir coğrafya ve düzlem üzerinden okunamaz. Örneğin, Endülüs’ün düşüşüyle eş zamanlı olarak, İslâm coğrafyasının doğu tarafında Osmanlı’nın ihtişamı yükselmekteydi. Ebû Abdullah’ın tahttan indirilmiş üzgün bir hükümdar olarak Fes’te yapayalnız vefat ettiği yıl, İstanbul’daki Osmanlı tahtında Kanuni Sultan Süleyman oturuyordu.

Endülüs’e bu ve benzeri somut gerçeklikler üzerinden de bakmak gerekir. Sadece “Elhamra Sarayı edebiyatı” yapmak veya yalnızca “Endülüs’ü yitirdik” ağıtları yakmak, içinde yaşadığımız şu zamana bir şey söylemeyen ve bize fayda vermeyen bir eyleme dönüşebilir yoksa. Benzer konularda sıkça tecrübe ettiğimiz gibi.

 

taha kılıç

yeni şafak

Google+ WhatsApp