Geriye bakmak

Geriye bakmak


Geçtiğimiz hafta, 6 Ekim günü, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat suikastının 39’uncu yıldönümü vesilesiyle sosyal medyada yazılıp çizilenlere göz atarken, bir nokta tekrar dikkatimi çekti: Hadiselere Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) penceresinden baktığı anlaşılan bazı yerli yorumcular, Sedat için öfke dolu ve hakaretâmiz ifadeler kullanıyor, İhvân’a ve Müslümanlara büyük zulümler yaptığından vs. dem vuruyordu. Elimizdeki tarihî belgeler, şahitlikler ve kaynaklar, İhvân’ın Sedat döneminde öncesiyle ve sonrasıyla kıyaslanamayacak biçimde rahat hareket ettiğini ve kadrolaştığını söylemesine rağmen üstelik…

Arap milliyetçiliğinin bayraktarı Cemal Abdunnâsır, 28 Eylül 1970’de kalp krizinden öldüğünde, yerini uzun yıllardır sağ kolu olarak görev yapan Enver Sedat almıştı. CIA’nin gizli belgelerinde iktidarı için ancak birkaç ay ömür biçilen, sonrasında ordu tarafından devrileceğine kesin gözüyle bakılan Sedat, Abdunnâsır’ın sağlığında silik bir portre çizmesine rağmen ‘dişli’ çıkmış, kısa süre içinde koltuğunu sağlamlaştırmıştı. Bunu yaparken, Mısır’ın istikametini Sovyetler Birliği’nden ABD’ye çevirmiş, on binlerce Sovyet danışmanı bir gecede sınır dışı etmiş, ülkede komünizmin etkisini kırmak için de İhvân’ın halk tabanındaki gücünden faydalanma yoluna gitmişti. Bu çerçevede, Abdunnâsır döneminde hapse atılan İhvân mensuplarının önemli bir kısmı özgürlüğüne kavuşturulmuş, teşkilâtın yönetim kadrosu bir anda kendilerini yeniden toplumsal ve siyasî hayatın içinde bulmuştu. Hasan el Bennâ’dan sonraki genel mürşid Hasan el Hudaybî, Ömer Tilmisânî, Mustafa Meşhûr, -“Zindan Hatıraları” adlı kitabıyla Türkiye’de de tanınan- Zeyneb Gazâlî, “Sedat affı”yla salıverilen isimler arasındaydı. Enver Sedat, üniversitelerdeki, meslek odalarındaki ve kamu kurumlarındaki Sovyet yanlısı havanın dağılması için de İhvân’la işbirliği yapmış, binlerce teşkilât mensubu buralara yerleştirilerek, devlet tarafından desteklenmişti. 1973’de Hasan Hudaybî’nin ölümünden sonra İhvân’ın genel mürşidliğine getirilen Ömer Tilmisânî, Sedat’la şahsî dostluk da geliştirmişti.

Enver Sedat, 1977’deki “tarihî” Kudüs ziyaretinin ardından, 1979’da İsrail’le resmen barış anlaşması imzaladığında, Mısır ve Arap kamuoyunun geneli gibi İhvân cephesi de ona şiddetle karşı çıkmış, ülkede ortamın gerginleşmesiyle birlikte Tilmisânî hapse atılmıştı. Buna rağmen, 6 Ekim 1981’de, Hâlid el İslâmbûlî adlı yüzbaşı ve arkadaşları Sedat’ı öldürdüğünde, Tilmisânî suikastı Üçüncü Halîfe Hz. Osman’ın Müslümanlarca katledilmesiyle kıyaslayarak herkesi şaşırtacaktı. Sedat’tan sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek için de, Tilmisânî’nin yorumu “Hayır ve bereketlerle dolu bir dönem başladı” şeklinde olacaktı. Mübarek’le de -tıpkı Sedat’la olduğu gibi- şahsî bir yakınlık tesis eden Tilmisânî 22 Mayıs 1986’da hayatını kaybettiğinde, cenazesinde Mısır hükümeti ‘başbakan’ düzeyinde temsil edilecekti.

Tüm bu süreçler boyunca İhvân resmen “illegal örgüt” vasfını korumuş olmasına rağmen, -kısa süreli hapisler ve kovuşturmalar dışında- teşkilât üyelerinin hareket serbestliği vardı. Bağımsız listelerden milletvekili seçilebiliyor, meslek odalarında ve kamuda etkinliklerini koruyorlardı. Neşriyat ve konferanslar sürüyordu. Liderlik seviyesinde de Mübarek yönetimiyle temaslar devam ediyordu. 2004-2010 arasında İhvân’ın genel mürşidliğini yapan Muhammed Mehdî Âkif, 2005 yılında Mısır basınında yayınlanan bir demecinde “Hüsnü Mübarek, İslâm’a göre kendisine itaat edilmesi gereken devlet başkanıdır (veliyy-i emr)” diyerek, teşkilâtla rejim arasındaki ilişkileri farklı bir boyuta daha taşımıştı.

Sedat’ın katli üzerinden İhvân’ın yakın tarihindeki bu safahâtı gözler önüne sermemin sebebi şu: Türkiye’den İslâm dünyasındaki gelişmelere, hareketlere ve şahsiyetlere bakarken, aradaki bilgi boşluklarını duygularla ve temennilerle doldurma hatasına düşebiliyoruz sık sık. Bunun neticesinde, içinde yaşadığımız bölgeye dair algılarımız sahadaki hakikatlerin çok uzağına savrulurken, “İhvân’dan daha İhvân’cı”, “Hamas’tan daha Hamas’çı”, “Hizbullah’tan daha Hizbullah’çı” yorumlama biçimleri ortaya çıkıyor.

Oysa, dünü okurken ve bugüne aktarırken “objektif” olmaya ihtiyacımız var. Objektiflik şudur: Bir meselenin bütün boyutlarını kavradıktan sonra, sebep-sonuç ilişkilerini doğru biçimde kurmak; herkese rolünü ve sorumluluğunu adil biçimde dağıtmak… Bu anlamıyla, objektiflik bir mecburiyettir. Ancak objektiflik, tarafsızlık değildir. Objektiflik “tarafsızlık” olarak tanımlandığında ve uygulandığında, ancak “doğru görünümlü yanlışlar”a yol açar.

Google+ WhatsApp