Gerçek tevbe fiilî tevbedir

Gerçek tevbe fiilî tevbedir


Gerçek tevbe fiilî tevbedir

 

Samimi tevbenin olmazsa olmazı fiilî tevbedir. Gerçek tevbe, günahın olumsuz sonuçlarını izale edip ortadan kaldıran tevbedir. Bir insan işlediği günahla başkalarına zarar vermiş, onların malını gasp etmiş, birilerinin hakkını yemişse, bunun tevbesi, zararı mümkün mertebe izale etmekle, gasp ettiğini iade etmekle ve hak sahiplerinin hakkını tazmin etmekle mümkündür. Bunu yapmadan “tövbe estağfirullah” demek, ancak o günahın Allah hakkına giren boyutu için tevbe sayılır. Kul hakkına giren boyutu için asla tevbe sayılmaz.

Fiilî tevbenin Kur’ani örneği Yunus nebinin ve Tevbe Sûresi’ne de adını veren kahramanların hikâyesidir. Biz burada Osmanlı’da yaşanmış bir örneği zikredelim.

Molla Güranî, Osmanlı’nın büyük âlimlerinden biriydi. Molla Fenarî’nin ölümü üzerine onun makamına geçti. Mısır’dan ısrarlar sonucu Edirne’ye gelmeye ikna edilmiş ve II. Murad’ın şehzadesi Mehmed’e (Fatih) hocalık yapmıştı. Sultan II. Murad’ın vefatı üzerine kendisine vezirlik teklif edildi. O kabul etmedi. Kazasker oldu. Doğru bildiğini her yerde söylediği için azledildi ve Bursa vakıflar nezaretine atandı. Fatih’ten gelen bir isteği şeriata aykırı diye reddetti ve getiren çavuşu da dövdü. Bunun üzerine Fatih onu vakıflarla ilgili görevinden aldı. O da gönül koyarak Mısır’a gitti. Fatih mektup yazdı ve özür diledi, dönmesini rica etti. Kendisine kalmasını ısrar eden çevresine “Benim ile Fatih arasındaki râbıta baba ile oğul arasındaki rabıta gibidir, bu kâbil-i inkıta değildir” diyerek döndü. Önce Bursa kadılığı sonra Şeyhülislamlık makamına getirildi. Vezirleri Mahmud, Davud diye çağırırdı. Fatih’in huzuruna girdiğinde padişah ayağa kalkar ve ellerini öperdi.

Molla Güranî hastalandı. Yanına gelen Davud Paşa’ya “Öldüğümde cenazemi Mehmet kıldırsın, borçlarımı da ödesin” diye vasiyet etti. Bir vasiyeti daha vardı: “Benim naaşımı sürükleyerek kabre indirsinler.” Bu vasiyeti öldüğünde tevil edildi. Bir hasır üzerine konulup onun üzerinde sürüklenerek kabre götürüldü.

Bu, büyük âlimin fiilî tevbesiydi. Etrafındaki anlı şanlı devlet ricalinin saltanat içinde yaşadığı yetmiyormuş gibi, ölümlerinde de aynı saltanatı sürdürmeleri ve yaptırdıkları şaşaalı kabirlerle geride kalanlara “Dünyanın saltanatını biz sürdük, bakın ahiretin saltanatını da biz sürüyoruz” mesajı vermeleri zoruna gitmişti. Allah’ın huzuruna kulca bir mahviyet içinde nasıl yürüneceğinin örneğini, bilfiil göstererek sergilemiştii. Ruhu şâd olsun.

 

Google+ WhatsApp