Geliyorlar…

Geliyorlar…


Siyâset biliminin en çetrefilli meselelerinden birisi “ekonomik sıkıntılar” ile “siyâsal devrim” arasında kurulan bağlardır. Meselâ Fransız Devrimi evvelinde Fransız köylülerin yaşadığı ağır tarımsal krizin devrimin en başta gelen âmili olduğu iddia edilir. Fransız kralı XVI. Louis, Birleşik Krallığa karşı Amerika’da verdiği savaşı kaybetmiş, hazinesi büyük bir açık vermiş; nihâyetinde de vergileri arttırma ve küçük köylülüğe sağladığı sübvansiyonları kaldırma karârı almıştı. Bu da devrimin fitilini yakan bir netice verdi. Bu sâyede burjuvalar monarşiye karşı verdikleri mücâdeleyi halk desteği ile birleştirme ve zâfere ulaştırma fırsatı buldular.

Tıpkı bunun gibi Rusya’da Bolşevik , Çin’deki Mao veyâ Küba ‘da Castro hareketlerinde ekonomik fakirliğin devrimlere son derecede tesir etmiş olduğu söylenebilir. Ama bunun istisnâları da vardır. Fakirlikten kırılan Hindistan bunun en tipik istisnâsını oluşturur. Diğer taraftan en az Küba kadar fakir başka Lâtin Amerika memleketlerinde devrimci hareketlerin başarılı olamadığını, Küba’da olduğu üzere yaygın bir halk desteğine kavuşamamış olduğunu biliyoruz. Sosyal bilimde, tabiat bilimlerinde olduğu gibi kânun türetmek kolay değildir. Her genellemenin hatırı sayılır istisnâları çıkar çalışanları karşısına...

Benim bu hususta değerlendirmem basittir. Aşağıdakiler, buna Roma’dan mülhem olarak “plebler” diyebiliriz, veri sistemin yukardakileri, yâni “patriçileri” tarafından “beslenip” sâkin tutulurlarsa, sistem çalışır. Bu noktada “zümre”, “tabaka” ile “sınıf” arasındaki farklar da silinir. Toplumsal sınıfları “bilinçli özneler” olarak târif eden ve zümrelerden ayıran yaklaşım da iflâs etmiş olur. Nitekim 20. asırda işçi sınıfının sistem tarafından ehlileştirilmesi tipik olarak “beslemelerle” yatıştırılmış bir patriçi-pleb ilişkisinin bir türevi olarak değerlendirilebilir. Neticede “bilinçli özne” olarak târif edilen modern sınıf, kendisinden evvel gelen bilinçsiz ve sistemin nesnesi olan pleblerin konumuna sürüklenmiş ve sistemin nesnesi olmuştur. Devrim fikrinden uzaklaşması da bunun göstergesidir. Hâsılı işçi sınıfı dâvâsına en fazla “ihânet” eden bizzât işçi sınıfının kendisi olmuştur. Frankfurt Okulunun “siyâsal mücâdele dükkânının kapandığını” ilân etmesi de çok haklı olarak bu gelişmeye dayanıyordu. 1968 Gençlik Protestoları, Karşı Kültür Hareketleri ve bunun 2000’li senelere uzayan yansımaları neticede nâfile süreçlerdir. Belki tepkiler, başkaldırılar haklı zeminlere oturur. Ama, tepki olarak kalır ve büyük bir dönüşümü vaad etmez. Sâdece birer tepki hareketi olarak yaşanır ve bu hâliyle de kolaylıkla patriçiler tarafından sömürgeleştirilebilir. Daha evvel yazmış olduğum üzere bugün patriçiler, kurdukları “muhalefet endüstrileri” vâsıtasıyla plebyen tepkilere istedikleri istikâmeti verebiliyorlar. Bu şekilde de, insanlığın en son kalesi gibi gözüken “muhalefet etme” kalesi de düşmüştür.

İster tüketim, ister kredi kapitalizmi olarak nitelendirelim, kapitalizmin son aşaması da bugün derin bir kriz yaşıyor. Kitleler sokaklarda. Aslında bu, daha 1980’lerin sonlarına doğru ortaya çıkan bir gerilimler zincirinin son halkası olarak değerlendirilebilir. Hatırlayanlar bilir; neo-liberâl siyâsetler aslında modern sübvansiyonların ortadan kaldırılmasına hasredilmiş; Demir Lady Thacher’ın Britanya’sında , Helmut Kohl’un Almanya’sında büyük kitle protestolarına şahitlik etmiştik. Bunu Dünyâ Ekonomik Forumuna karşı kurulan Dünyâ Sosyal Forumunun yürüttüğü kampanyalar, Green Peace’in, Evsizlerin kolektif hareketlerin eylemleri, Seattle’daki başkaldırılar izlemişti. Bunun belsel filmi yapılsa adı pekâlâ “Mülksüzler” olabilir. Evet, kapitalizm 20. asırdaki Keynesgil siyâsetlerle görece “mülklendirdiği” plebleri yeniden “mülksüzleştirmeye” soyundu. Senaryo , merkantilizm devrinde küçük köylülüğün (yeoman) başına gelen kapı dışarı etme (putting out) ve büyük toprak mülklerini “çevirme” (enclosure) süreçlerinin modern bir türevi gibi yaşanıyor. Evvelâ borçlandırdırıyor, sözde mülk sâhibi kılıyor, daha sonra da ödenemeyen karşılıklar üzerinden mülklere el koyuyorlar. Batı dünyâsında yaşanan büyük çaplı “evsizlik” meselesi bunun en tipik göstergesi. İşsizlik bunun diğer yüzü. ABD’de, Los Angeles başta olmak üzere büyük şehirler yavaş yavaş birer çadır kent hâline geliyor. Yaşanan süreçler mülksüzleştirme olarak görülebilir. Kapitalizmin tekmil birikim süreçleri zâten bu prensibe göre işlememiş midir? Ama bu evrede daha tipik boyutlar var. Süreç sâdece mülksüzleştirmeden ibaret değil. Zâten alabildiğine dağıtık bir hâle gelmiş olan emek dünyâsının bütün kamusal tutunum çevreleriyle birlikte tasfiyesine gidiyor. Dahası; bu durumu Green New Deal üzerinden, minimalizmi devreye sokarak, hâsılı güzelleyerek yutturuyorlar. Tabiî ki büyük sosyal patlamalara gebe bir süreç bu. Plebler başkaldıracaktır. Ama bunu da hesaplıyorlar. Fargo dizisinin 3. sezonunda, bir şirkete, onu evvelâ borçlandırarak musallat olan karanlık bir ekibin yaptıkları anlatılıyordu. İngiliz aktör David Thewlis’in başarıyla canlandırdığı karanlık ekibin lideri, şirketine çöktüğü “varlıklı” adama şöyle diyordu: ”Bak sen varlıklısın. Bu seni açık hedef hâline getiriyor. Sen aptalsın, ben ise akıllı... Çünkü sen görünüyorsun, ben ise görünmezim..Evet, gelecekler... Hesap sormak için… Ama beni bulamayacaklar...”

Google+ WhatsApp