“Gelirlerse gitmezler”

“Gelirlerse gitmezler”

Şerif Hüseyin’in 10 Haziran 1916 sabahı, Mekke’deki ikametgâhının penceresinden Tâif yönüne doğru tüfekle yaptığı sembolik atış, tarihe “Arap İsyanı” adıyla geçecek olan ayaklanmanın başlangıcıydı. İngilizlerin yardım ve desteğiyle

“Gelirlerse gitmezler”

 

Şerif Hüseyin’in 10 Haziran 1916 sabahı, Mekke’deki ikametgâhının penceresinden Tâif yönüne doğru tüfekle yaptığı sembolik atış, tarihe “Arap İsyanı” adıyla geçecek olan ayaklanmanın başlangıcıydı. İngilizlerin yardım ve desteğiyle, Şerif’in oğulları Faysal, Ali ve Abdullah’ın birlikleri, Hicaz mıntıkasındaki Osmanlı hedeflerine saldırmaya başladılar. Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısı boyunca devam eden bu saldırılar, -ateşkesten sonra bile Medine’yi savunmayı sürdüren Fahreddin Paşa’nın şahsî direnişi istisna edilirse- Osmanlı’nın Arap coğrafyasındaki hâkimiyetinin sona ermesine yardımcı oldu. Sebep olmadı, yardımcı oldu. Çünkü coğrafyanın her bölgesindeki Araplar Osmanlı’ya isyan etmediği gibi, İngilizlerle savaşmak için organize olan Araplar da mevcuttu. “Arap İsyanı” isimlendirmesi, bu anlamda, bizi yanıltmamalı.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

 

Büyük Savaş’tan sonra, Osmanlı hâkimiyetinin yerini İngilizler ve Fransızlar alınca, Arap beldelerinin birçoğunda huzursuzluklar devam etti. 1920’de Irak’ta patlak veren halk isyanı, Filistin’de İngilizlere karşı başlayan silahlı direniş hareketleri, Mısır’da ta Ahmed Urâbî Paşa’dan (1881’de İngilizlere karşı isyan başlatmıştı) beri süren çalkantılar, bu konuda ilk akla gelen örneklerdir. Yani öyle zannedildiği gibi, “Araplar Osmanlı’ya isyan etti, emperyalistler ellerine oyuncak devletler verdiler, onlar da kolayca razı oldu” değil. Bu tür genellemeler, bizi yakın tarihi doğru anlamaktan ve günümüze dair sağlıklı çıkarımlar yapmaktan alıkoyar.

Ancak şunu da ifade etmek gerekir: Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendiğimiz atmosferde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap coğrafyasındaki egemenliği, zaten artık büyük oranda kâğıt üzerindeydi. Tabir-i câizse, tarihin verdiği vade artık dolmuş, nöbet değişimi zamanı gelmişti. Savaşa girmeseydik veya “Arap İsyanı” çıkmasaydı, Osmanlı daha ne kadar süre Arap coğrafyasında tutunabilirdi? Bu, üzerinde düşünmeye değer bir sorudur. Dolayısıyla, bu noktada da ezberden kaçınmak gerekir. Hilâfet’in kaldırılmasıyla ilgili tartışmalarda da tekrarladığımız bir ezberdir bu: Gücünün ve kudretinin zirvesinde olan bir devlet veya kurum yıkılmış değildir. Gücünün ve kudretinin zirvesinde olan bir devlet veya kurum yıkılmaz zaten. Yaşadığımız süreci belki, fiiliyatta herkesin gördüğü bitişin adını koymak olarak isimlendirebiliriz. Koyulan yeni adın niteliğini ve başka alternatiflerin neler olabileceğini / neden olmadığını da tartışmak suretiyle elbette.

Osmanlı sonrası dönemde Batılı ve Doğulu emperyalist güçlerin coğrafyaya akını, çeşitli tepki hareketlerini doğurdu. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, Baas Partisi, Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Hamas vb. ­—hepsi de çok farklı siyasal projeler olarak— bu tepkiler sonucu sahneye çıktı. Coğrafyaya ve insanlara önerdikleri şeylerin sonuçlarını, bugün hâlâ yaşamaya devam ediyoruz.

***

Türkiye’den Arap coğrafyasına baktığımızda, vaktiyle yöneten-yönetilen ilişkisi kurduğumuz ülkelerle bugün aramızda bazı psikolojik bariyerlerin olduğunu görüyoruz. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılan veya çatışma konusu olan üç mıntıka (Hicaz, İran ve Mısır), bugün de sahadaki üç dişli rakibimiz. Coğrafyanın şuur altı, aynı tecrübenin bir daha tekrarlanmaması için, reaksiyon gösteriyor. Bunu, Türkiye’nin bölgeye yönelik bütün atılımlarının “Osmanlılar geliyor!” paniğiyle karşılanmasından da anlayabiliyoruz. Halkın bir bölümü bunu samimi bir dua olarak tekrarlarken, ciddi bir kesimde, bu cümle hayatî bir tehdide karşılık geliyor. Halkların psikolojisi ve fıtratı adına, bu gayet normal.

Coğrafyaya vaktiyle hükmetmiş olan, dolayısıyla da tekrar hükmedebileceği düşünülen, ülkenin Müslüman oluşu, Türkiye’ye Osmanlı üzerinden gösterilen direnişin (hatta düşmanlığın) neden ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi gayrimüslim ülkelere gösterilmediğini de büyük ölçüde açıklıyor. Şuuraltında şu kabul mevcut: “Yabancı bir güç gelir ve nihayet bir gün gider. Buralarda ilânihaye tutunamaz. Ama yerli ve Müslüman bir güç gelir ve yerleşirse, söküp atamayız.” Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi şu anda açıktan Türkiye karşıtı cephenin başını çeken ülkelerin hareket noktası, tam olarak bu. Dışarıdan kendilerine verilen sufleler, sadece söz konusu histeriyi daha da körüklemeye yarıyor.

Arap coğrafyasındaki Türkiye karşıtı cepheyi okurken, yukarıda bahsettiğim türden psikolojik bariyerleri görmeye çalışmak, bölgenin iç dinamiklerini fark etme açısından oldukça önemlidir. Bunları görüp, buna göre politikalar geliştirildiğinde, daha gerçekçi ve tutarlı adımların da atılması mümkün olacaktır.

Eldeki malzemeyi doğru değerlendirmek ve neyle karşı karşıya kaldığımızı net biçimde tartmak, isabetli politikalar geliştirmek için olmazsa olmaz bir şart. Bu şekilde davranmadığımızda hayallerimizin esiri olmak tehlikesiyle karşılaşırız. Bu da, imkânların ve fırsatların israfından başka bir manaya gelmez.

***

Ortadoğu’nun iç dengeleri bahsinde, işaret edeceğim bir konu daha var: Bölgenin dört önemli ülkesi (Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran) arasında yaşanan rekabet ve yarışın, aslında yaşadığımız süreçlerin ana sâiklerinden biri olduğu hakikati... Daha önce çeşitli vesilelerle bahsini ettiğim bu konuyu, nasip olursa çarşamba günü ayrıntılı bir şekilde ele alalım.

 

TAHA KILINÇ

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp