Geleceğin Özgürleştirilmesi

Geleceğin Özgürleştirilmesi

Günümüzde, hem modern Batı dünyasında, hem de, İslam dünyası toplumlarında, ilkesel- ahlaki ölçütlerle, gerçeklik arasında çok derin uçurumlar oluşuyor. Hem modern ilkeler, hem de, İslami ilkeler, ihtiyaç duyulduğunda, daha çok bir propaganda/ manipülasyon unsuru

Geleceğin Özgürleştirilmesi

 
Günümüzde, hem modern Batı dünyasında, hem de, İslam dünyası toplumlarında, ilkesel- ahlaki ölçütlerle, gerçeklik arasında çok derin uçurumlar oluşuyor. Hem modern ilkeler, hem de, İslami ilkeler, ihtiyaç duyulduğunda, daha çok bir propaganda/ manipülasyon unsuru olarak kullanılıyor, ancak, her iki dünyada da, hakikatler/ ilkeler/ normlar/ahlak ve vicdan, adalet, ideolojilerin ya da iktidarların hizmetinde bulunuyor. Bugünün dünyasını belirleyen dünya düzeni, yapısal ayrımcılık temelinde şekillenirken, ideolojik- ırkçı evrenselcilik söylemi de sömürgeci/kolonyalist dünya görüşünü bütün toplumlara dayatıyor. Bu tür bir evrenselcilik, Batı dışı toplumlar hakkında , onların dünya görüşleri, kültürleri, hayat tarzları hakkında hiçbir şey bilmiyor, bilmek istemiyor.
 
Irkçı kültürler hiçbir zaman başkalarını anlama ihtiyacı duymazlar. Milliyetçilikler sebebiyle çok kültürlülük ya da kozmopolit üst kültürler bugün imkansız hale geliyor. Milliyetçilikler, siyasal kültürler ve ilişkiler üzerinde de olumsuz etkiler uyandırıyor. Günümüz dünyasında, entelektüel iktidar, ideolojik- seküler meşruiyetin dokunulmazlığı altında saltanatını dilediği gibi sürdürüyor. İslam toplumlarına yönelik olarak her zaman gündemde tutulan baskıcı retorik, ideolojik – seküler kutsalların baskısı söz konusu olduğunda hiç gündeme gelmiyor, getirilemiyor. İslami kavram ve kurumlar ideolojik-seküler kutsallar tarafından yargılanabiliyor, değersizleştirilebiliyor. İdeolojik- seküler kutsalların ırkçı karakteri bir şekilde tartışma ve sorgulama dışı tutulabiliyor.
 
Günümüzde de yaşandığı üzere, ideolojik- seküler kutsallar, farklı kültür ve medeniyet mensuplarının ifade özgürlüklerine saygı duymadıkları gibi, farklı kültür ve medeniyet topluluklarına, ifade özgürlüğünü nasıl anlamaları gerektiğini de ideolojik baskılarla empoze etmeye çalışıyor. Modern zamanlar boyunca, entelektüel emperyalizmin belirlediği hakim ideolojik normlar,yapısal bir entelektüel şiddet halinde, sömürgecilik yoluyla İslam toplumlarına kabul ettirildi. Bu kabul, her zaman daha çok hakim normlarının taklidi şeklinde hayata geçirildi. İslam toplumlarının maruz kaldığı, halen maruz kalmaya devam ettiği yapısal entelektüel şiddet, madunlara/ mağluplara/ zayıflara/ ötekilere söz hakkı tanımıyor. Bizler, bugün Müslümanlar olarak, yapısal entelektüel şiddet sebebiyle, söylemsel eylem bağlamında bile, bağımsız bir İslami bilgi/ dil/ düşünce/ dünya görüşü vb. inşa edemiyoruz.
 
Hakim sömürgeci normların, kavramların, dil ve düşüncenin sınırları içerisinde kalmaya özen göstererek konuşmak, hiç konuşmamak gibidir. Hiçbir inanç sistemi, kültür ve toplum hiç konuşmayarak bağımsız bir gelecek tasavvur edemez. Konjonktürel hesaplara dayalı olarak konuşmak, hakikatin, bilincin, şahsiyetin ve onurun dolaşımdan çıkarılması anlamı taşır. Günümüzde hakikat cesaretine yabancılaşan Müslüman aydınlar, kendilerini iktidar ayrıcalıklarına / ilişkilerine göre konumlandırmaya çalışıyor.
 
Bugünün dünyasında, iktidarlar, iktidarlarını hakikatten bağımsızlaştırarak sürdürüyor. Hakikati temsil liyakatine sahip entelektüel kadrolara sahip olmadığımız için, bugün hakikatlerin iktidarından söz edemiyoruz. Bütün toplumlarda bugün sağ/ muhafazakar/ popülist politikalar aracılığıyla demokrasiler, kendi tiranlarını seçiyor. İslam dünyası toplumlarında iktidarlar, iktidarlarını, dini popülizmin uyuşturucuları , politik popülizm uyuşturucuları tarafından etkisiz hale getirilen kitlelerin desteğiyle sürdürüyor. Müslüman halklar, gerçeğe ve bilince uyanıncaya kadar bu iktidarlar istismarlarını sürdürecekler. İçerisinde yaşadığımız dönemde, kâbe imamları bile, katil ve cani yöneticilerin ‘’ faziletlerinden’’ söz edebiliyor. İslami varoluş, hakikatin iktidarı için mücadeleye başladığımızda gerçekleşebilir.
 
Hakikatin iktidarlarının geçerli sayılmadığı bir dünyada özgür- özgün- bağımsız ifade hakkı, kültürel- tarihsel farklılıklara göre ideolojik bağlamda belirleniyor. Hangi toplumda olursa olsun, iktidar olmak, pragmatik egemenliğe sahip olmak anlamına geliyor. Modern kültür her şeyi araçsallaştırdığı için, anlamsızlk/ amaçsızlık da normalleşiyor.  Batı dünyasında teknokratik bir yönetim modeli, siyasal olanın yerine geçerken, İslam toplumlarında  da, iktidarlar kişiselleşiyor. İdeolojik temelde hayata geçirilen teknokratik model, kimi toplumlar için demokrasileri uygun görürken, kimi toplumlar için diktatörlükleri dayatıyor. Yakın geçmişte, pek çok yerde, pek çok kez tecrübe ettiğimiz üzere, dünya düzeni , İslam ilkelerinde serbest seçimlerin yapılmasını kesinlikle istemiyor. Filistin’ in sömürgeleştirilmesi, Batı’ nın yoğun/ sistematik/ideolojik/askeri/ siyasal/ ekonomik desteğiyle sürdürülüyor. Benzersiz bir diktatörlüğü devrim yoluyla yıktığı için İran, Batı tarafından şer ekseni olarak tanımlanarak terörize ediliyor.
 
Yeni bir bilinç tarihi, İslami sözü/ bilgi’yi/ dili/ dünya görüşünü özgürleştirmek suretiyle başlatılabilir.  Sessizliğe, suskunluğa ve zihinsel köleliğe son vermek için, söylenmesi gereken her şeyi en güzel şekilde söyleyebilecek, bilgi ve bilinci toplumsallaştırabilecek kadrolara ihtiyacımız olduğu açıktır. Bu tür çabalar için eleştirel cesaret gerekir. Hangi bağlamlarda olursa olsun, modern yada geleneksel vesayetin özgür bir gelecek tasavvuruna geçit vermeyeceğini hatırlatmak gerekir.
 
Vesayetin ve edilgenliğin normalleştirilmesi, her duruma itaati gerektiren bir ilişki biçimi oluşturur. Ulus- devlet realizmleri adına, ulus- devletleri meşrulaştırmak üzere icat edilen mitolojiler, günümüzde de görülebileceği üzere, toplumlarımızı bütünüyle güçsüzleştiriyor. Milliyetçi tarih yaklaşımları, hamasi popülist tarih yaklaşımları, kronolojik ve siyasal tarih yaklaşımları, insanlık tarihini bir bütünlük içerisinde anlamayı imkansız kılıyor. Günümüzde hamaset dili, hakikatin ufkunu kapatıyor. Siyasal kültürün kamuoyu manipülasyonlarından ve propaganda gösterilerinden ibaret hale geldiği toplumlar, tarihsel gerçeklikle yüzleşemezler. Dayatılmış seküler, liberal, kapitalist gerçeklikle uzlaşmak demek sömüren ve sömürülenlerin uzlaşması demektir. Bu tür bir uzlaşı durumunda sömürenler sömürmeye, sömürülenler de sömürülmeye devam edecekler. Bu tür bir uzlaşmanın normalleşmesi demek, kapitalizmin, sekülerizmin ve liberalizmin, İslam toplumları için bir tehdit olmaktan çıkarılması demektir.
 
Çok renkli , çok çeşitli, çok anlamlı bir dünyayı ideolojik anlamda tek klişeye hapsetmek ne kadar yanlışsa, İslami anlamda da bir o kadar yanlıştır. İdeolojik evrenselliğin bütün insanlığa dayatıldığı günümüzde, farklı kültürlerin, toplumların kendisi kalarak, kendi sözcükleriyle konuşmaları, neredeye imkansız hale gelmiştir. İdeolojik evrenselliğin ve entelektüel emperyalizmin hakim olduğu günümüz dünyasında, haklara sahip olma hakkını içermiyor. Emperyalist dünya düzeni kendisini hesap verme yükümlülüğünden muaf tuttuğu için hiçbir zulmün ve adaletsizliğin hesabı sorulamıyor.Hangi toplumda olursa olsun, hangi bağlamda olursa olursa olsun, her vesayet sistemi, yapısal bir bilinçsizlik oluşturuyor. Vesayet köleleştiriyor, hakikatin cesaretini yok ediyor. Her vesayet sistemi özgürleşme stratejileri üzerinde çalışmaya, böyle bir strateji tahayyül ve tasavvuruna izin vermiyor.
 
Maduniyetin içselleştirildiği toplumlarda, Müslümanlar suskunluğa mahkum ediliyor. Bu suskunluk sebebiyle, konuşulması gereken pek çok şeyi konuşmuyoruz. İslami bilgi’ nin, dil’ in, dünya görüşünün hayat ve siyaset tarzının, ideolojik terör sebebiyle gereği gibi konuşulmadığı, konuşulamadığı bir dünyada, ısrarla siyasal islamın gerçek anlamda nasıl tecrübe edileceğini düşünememek bir patolojiden başka bir şey değildir. Bugünün dünyasında Müslümanlar entelektüel emperyalizmin zihinsel terörü sebebiyle ancak hakim paradigmaların diliyle konuşabiliyor.
 
 

Atasoy Müftüoğlu/hertaraf.com

Google+ WhatsApp