GDO’lu ürünler hayatımıza nasıl girdi?

GDO’lu ürünler hayatımıza nasıl girdi?


GDO’lu ürünler hayatımıza nasıl girdi?

 

 

Varoluşsal duruşlarını etnik yapı üzerinden değerlendiren insanlarımız, “Bize kimse bir şey yapamaz” diye ahkâm kesseler de bizler bilinci körelmiş ve esarete alıştırılmış halklarız. Dört duvar arasına sıkıştırılmış vaziyetteyiz, özgür değiliz, kimlik karmaşası içinde yaşayan biçareleriz. “Kimse bize bir şey yapamaz” ifadelerine itibar edebilmemiz için ekonomik, kültürel ve siyasi alanda özgürce karar verebilme imkânına sahip olmamız ve varlığımızı dış odaklara bağımlı kalmadan sürdürebilmemiz gerekir öyle değil mi? Fakat ne yazık ki, kültürel ve siyasi meselelerden tutun da yiyip içtiğimiz ürünlere kadar her şey emperyalist güç odaklarının kontrolünden geçiyor, geçmek zorunda kalıyor. Bahçemizde yetiştirdiğimiz ürünlerin tohumlarına varana kadar bu zümrelere bağlı kalmış isek bizim hamaset yapmaya ve ahkâm kesmeye hiç hakkımız yok.

GDO’lu ürünlerin sağlığımıza verdiği zararlar ve ölümcül hastalıklarda ortaya çıkan patlamalar tartışılırken, 2006 yılında çıkan tohumculuk kanunu ve burada geçen cezai uygulamaların yeniden günde geldiğini ve tartışıldığını görmekteyiz. Arka tarafta bizim adımıza kararlar verenler ise ne yiyip ne içeceğimize kadar kafa yoruyor ve hayatımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar. Düşünün tarlanızda istediğiniz ürünleri yetiştirme özgürlüğüne dahi sahip değilsiniz. Efendisine sadık kalmaya çalışan bir köle gibi tereddütsüz teslim oluyor ve bu esareti özgürlük zannediyorsunuz.

Dünya tarımını yönlendiren ve yöneten zihniyet, küçük çiftçileri değil büyük üretim yapabilen kesimi destekliyor. Yerli tohuma geçit vermeyen bu zihniyet birey ve toplumların yaşamlarını kontrolünün altına almış ve ürettikleri GDO’lu tohumları bu toplumlara istedikleri gibi pazarlıyor ve onların sağlığını hiçe sayarak ne kadar gelir elde edebileceklerini hesap ediyorlar. Artık dedelerimizin bahçelerinde yetiştirdikleri ürünlere ulaşma imkânımız yok. Organik ürünler adı altında piyasaya sürülen meyve ve sebzelerin nasıl ve ne şekilde yetiştirildiği ise meçhul.

Küresel emperyalist güç odakları, bizim kaynaklarımızı, değerlerimizi ve yaşamsal ürünlerimizi katletti. Bizler ise bu kaynaklara sahip çıkmak yerine kuru söylemler peşinde sürüklenmeye ve hamaset yapmaya devam ediyoruz.

Peki, toprağın suyun havanın zehirlendiği bir dönemde yerli tohuma dönmek istesek bu mümkün olabilir mi? Sanmıyorum zira dedelerimizin ürettiği tarımsal sistem büyük oranda yok edildi. Fıtratı bozulmamış ürünlere ulaşma şansımız neredeyse yok. Hatırlayacağımız üzere eski tarım bakanı 2018’den sonra sadece sertifikalı tohumlara izin verilebileceğini açıklamış ve bu açıklama tepkilere neden olmuştu.

Şu an ülkemizde tohum pazarının yüzde yetmişi yabancı firmaların kontrolü altında. Kursağımıza giren ürünlerin ne ihtiva ettiğini, hangi zararlara yol açtığını bilmiyoruz.  İstenildiği gibi sadece sertifikalı tohumlara izin verilmesi durumunda ise hem yerel çeşitler ortadan kalkacak hem de yerli üretim ciddi anlamda yara alacaktı ki öyle de oldu. 2006 yılında satışına yasak getirilen yerel tohumlar tamamen kayboldu o yüzden genetiği bozulmamış saf ürünlere ulaşma şansımız yok.

Ülkemizde kullanılan ürünlerde mısırda %95, pamukta %80, soyada %85, sebzede %75, patateste %95, ayçiçeğinde %82, buğdayda %5 oranında yabancı tohum kullanılıyor. İthal tohumların DN’sının ne olduğunu bilemiyoruz, elin adamı ithal edilen domatesleri, çilek ve narenciyeleri test ediyor ve ürünlerde tarım haşeresi var deyip geri gönderiyor. Biz ise belki de gelecekte kimyasal silahlara dönüşecek olan DN’sı bozulmuş ürünleri hiç sorgulamadan alıyor ve tüketiyoruz. Bill Gates’in de aralarında bulunduğu GDO’lu tohum şirketleri genetiği değiştirilmiş tohumları az gelişmiş ülkelere pazarlayarak, hem ticari gelir elde ediyor hem de yoksullaştırdıkları halkların sağlığı ile istedikleri şekilde oynuyorlar. Birbirlerine düşürülen ve yoğun işgallere maruz kalan Müslüman halklar ise itiraz etme cesaretine sahip olamıyorlar. Ne acı değil mi?

Çocuklarımıza aydın, müreffeh, huzurlu ve yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak önce maruz kaldığımız tutsak hayattan kurtulup, kendi kimliğimize ve köklerimize dönmek zorundayız. Çocuklarımıza özgür bir ülke bırakmak istiyorsak önce yiyip içtiklerimizi yerlileştirmeli ve kültürel kimliğimizi Kur’an ve sünnet ekseninde yeniden inşa edebilmeliyiz. Çocuklarımıza özgür bir ülke bırakmak istiyorsak, kültürel, siyasi ve sosyal alanda özgürleşip kişiliğimizin tuğlalarını vahiy ışığı altında yeniden örebilmeliyiz. Yoksa bu kör esaretin altında kalmaya mahkûm oluruz.

 

milli gazete

Google+ WhatsApp