Gaybı Bilmek

Gaybı Bilmek


Gaybı Bilmek

 

Muharrem Şener/ Eskişehir

Soru 1 – Kur’an’ın Rûm Suresi 2. Ayetin şâzz bir kırâat okunuşu ile”…ğalibet’i-rûm ve 3. Ayetin sonu da “…seyuğlebûn..” şeklinde olursa “Rumlar galip geldiler….bu galibiyetin arkasından mağlup olacaklardır.” diye meallendirilmektedir. (Ebûssûud ve Zemâhşeri menşeili) Taberi’de veya mütevatir kıraata göre “ğulibet’i-rrumu….bad’i galebihim seyağlibûne” şeklindedir. Burada da “Rumlar yenildi…3 – …bu mağlubiyetten sonra… galip geleceklerdir…” diye tercüme edilmektedir. Bu vaziyette ayetteki hadisenin tertibi tam aksi olmaktadır. Hatta bir televizyon tartışma programında ise Edip Yüksel “İran Şiileri ile Sünnilerin arasını uzaklaştırmak için o zamanki saltanatın bunu yaptığını ve tarihî okumaya da uygun olduğunu” söylemektedir. Merak ettikçe veya şahit oldukça bildiklerimiz alt üst oluyor. Bunlardan hangisini doğru olarak kabul edeceğiz? Araştırdıkça böyle misallerle karşılaştıkça o vakit ne yapacağız?

Cevap: Bu gibi tartışmaya açık konularda herkesin sağduyu ve insaf ölçülerini aşmamak kaydıyla söyleyeceği bir şeyleri olacaktır. Bu güne kadar da hep olagelmiştir. Ancak söylediğimiz şeylerin sadra şifa olup olmaması önemsenmelidir. Genel olarak ayetlerin geldiği dönemle olan ilgisi olduğu gibi, birde geleceğe yönelik vermek istediği genel geçer bir mesajı vardır. Bunu göz ardı etmediğimiz gibi dün ile ilgili boyutunu da doğru olarak yerine koymamız gerekmektedir.

Bu ayetlerin geldiği döneme baktığımızda, Kureyş’in iyice gemi azıya aldığı ve Müslümanları sindirmeye çalıştığı bir döneme rastlamaktadır. Tam bu yıllar İranlılar Rumlara galip gelerek Kudüs’e kadar işgal etmişler, Roma’yı temellerinden sarsmışlardı. Tarih M 613-614’e denk düşmektedir. Müşrikler ateşperest olan Sasanileri kendilerine, Hristiyan olan kitabî Romalıları da Müslümanlara yakın bularak: “İranlı kitabi olmayanların Romalı kitabileri yendiği gibi bizler de sizleri yeneceğiz.” sözlerine ilahi vahyin bir cevabı olduğu göz ardı edilemeyecek bir vakıadır. Görmemiz gereken kısmı ise böyle bir durumda vahyin müjdesiyle Müslümanların moral kazanarak müşriklerin karşısında duruşlarını korumalarıdır. Vahyin o anki temin ettiği şey bu iken üç ila dokuz yıl arasında Rumların galibiyetini müjdelemesi de daha sonra vuku bulacak olan Kur’an’ın icazıdır.

Bu konuda iki anlayış vardır: Birincisi Ebu Saidi Hudri ve diğerlerinden rivayet edilen şaaz bir kıraate göre, birinci kelime malum “ga le be”, ikinci kelime “se yuğlebun” şeklinde meçhul olarak okunması durumu ile alakalıdır ki bu durumda mananın “ Rumlar galip geldi fakat ileride mağlup olacaklar” demektir. Bunu da İranlıları devreden çıkartarak direk Rumlar ile Müslümanlar arasındaki duruma hasrederek yine bir mucizeyi ortaya koyduğu iddiasıdır. Bu durumun açılımı,  Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde Rumlarla yapılan Yermuk zaferiyle Rumlar Müslümanlar tarafından mağlup edilmiş ve bu mağlubiyetleri de İstanbul’un fethine kadar devam etmiştir.” denilmektedir.

İkinci görüş ise, Ebu Hayyan “Bahri Muhıyd” adlı tefsirinde şunları dile getirmiştir: Şeyh Üstad Ebu Cafer İbni Zübeyr, Ebul Hakem İbni Berrecan Rum suresinin “ elif lam mim gulibetirrum –ila bid-i siniyn” ayetinden hareketle, gün ve tarih vererek Kudüs’ün  Müslümanlar tarafından fethedileceği haberini anladığını söyler. Fakat kendisi bu tarihten önce vefat eder. Ancak verdiği habere uygun olarak Hz. Ömer döneminde bu fetih gerçekleşir.  Ayetin gaybi bir ihbarda bulunduğunu ve kendisinin bunu gördüğünü söyler. Buna dayanılarak bazı ayetlerden, harflerden gaybi ihbarları anlayabilecek birilerinin olabileceği anlayışı çıkartılmaya çalışılır. Bu minval üzere kıyamete kadar insanlar bakış açılarına ve genel kabullerine göre daha nice yorumlar yapacaklardır. Edip Yüksel de, diğerleri de bu minval üzere görüş ve düşüncelerini sunacaklardır. Biz Müslümanlara yakışan sözü dinleyip doğrusuna tabi olmaktır. İnanıyoruz ki eğri söz, yanlış kanaat sahibine dönecektir.

Bizim düşüncemiz her ayetin inzal edildiği dönemle alakalı kastı en ön sırada yer almakla birlikte, mesajın nihai hedefi, kapsamı alanına giren konuların tamamı için kıyamete kadar geçerlidir.

Bununla birlikte Allah’ın eşyaya koymuş olduğu yasa gereği bir inanç üzerinde birleşen disiplinli toplumlar, bu özelliğe sahip olmayan nice toplumlara galip geleceği gerçeğini ihsas ettirmekle birlikte Allah’ın vahyine kulak veren, hayat anlayışını vahiyle şekillendiren toplumların yardımcısının da Allah olduğunu ve asla mağlup edilemeyeceğini göstermektedir. Bu gerçeği Peygamberimiz (as) Medine’de sabırsızlanan Müslümanlara şu mealde anlattığını görüyoruz:

“Sizler acele ediyorsunuz, Allah yolunda cihada devam eder ve bu yolda sabredip katlanırsanız; çok geçmeden Bizanssın ve Kisra’nın hazinelerine sahip olursunuz.” Bu sözler gaybi bir ihbar değil, Allah’ın eşyaya koymuş olduğu yasaya bakarak yapmış olduğu bir yorumdur. Bunu böyle değerlendirmek Kur’an’ın sunduğu peygamber anlayışına da daha uygun düşmektedir. Peygamberimize hitaben Allah Teâla şöyle buyuruyor:

“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiçbir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (Enam 6/50)

Bu nedenle Allah elçisi için böyle buyurunca diğerlerinin gaybî ihbarlarda bulunması sadece kendisinin zannını konuşmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Soru 2 – Prof. A. Bayındır soru cevap şeklinde bir programda “…bir kimsenin kiminle evleneceğini Allah bilemez. Eğer bilecekse kiminle evlenileceğini ya da kiminle evlenilmeyeceğini emirlerinde söylemezdi.” demektedir. C. Allah “Âlim” yani “Her şeyi bilen” olduğuna göre bu görüşün “…Bilemez.” değil de “…Müdahale etmez.” şeklinde izah edilmesi gerekmez miydi? Ne dersiniz?

Cevap: Bu konuyla alakalı olarak İktibas Dergisi 2013 yılı Nisan sayısında kaza ve kader konusu bağlamında gerekli açıklamayı yapmıştık. Ancak konuya ışık tutacak bir iki ayeti mealen verelim. Dileyen kardeşlerimiz 2013’ün Nisan sayısının mektuplara cevaplar bölümünü okuyabilirler. Sayın hocam bu konuyu fark etmeyecek biri değildir. Umuyoruz bu konudaki yanlış anlatımı veya anlaşılmayı tashih eder.

Herhangi bir konuda bilmemek, bilememek gibi bir ifade Allah Teâla’nın “külli şey’in Alim”  O her şeyi bilir, “külli şeyin kadir”  O her şeye kadirdir, gücü yeter sıfatıyla asla bağdaştırılamaz olduğuna inanıyoruz. Nitekim bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. O, diridir hayat sahibidir. Yaratılmışları daima görüp gözetir. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsionundur. Onun izni olmadan onun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (Ona hiçbir şey gizli değildir.)Onun bildirdiklerinin dışında insanlar onun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. Onun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine asla zor gelmez. Çünkü o, çok yücedir ve çok büyüktür.” (Bakara 2/255)

“İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hakkında hiç bilginiz olmayan şey konusunda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.” (Al-i İmran 3/66)

Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise onu kuşatamaz.” (Taha 20/110)

Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, istediklerine şefaat edemezler. Hepsi de onun korkusundan titrerler.”

“Onlardan her kim: ‘İlah o değil, benim!’ derse biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!” (Enbiya 21/28-29)

Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise onun ilmenden bir şey kavrayamazlar.” (Taha 20/110) ila ahir… durum bu minval üzere devam etmektedir. Görüldüğü gibi Allah geçmişi, geleceği ve hâli bilmekte, biz ise iki saniye sonrasını bilememekteyiz.

Allah’ın kullarının mükellefiyet alanına müdahale etmeme konusunda ise hiç şüphe yoktur. Allah kimseye, sorumlu tuttuğu konularda müdahale etmesi söz konusu değildir. Allah Teâla kitabında “Dinde zorlama yoktur.” buyururken kendisi kullarını zorlayacak değildir.

“İşte bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine giden bir yol tutar.” (İnsan 76/29)

“Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir duraktır!” (Kef 18/29)

Soru 3 – Edip Yüksel’in “Türkçe Kur’an Çevirilerindeki Hatalar” isimli kitabının 103-104. sayfasında namazın üç vakit olduğu ve bunu Tevrât’ın da desteklediğini yazmaktadır. 1 Samulel 20/41, “Davut yüzüstü yere kapanarak üç defa eğildi” Zebûr 55/16-17 “Davut sabah öğlen akşam kederinden feryat etti.” ve Daniel 6/10. “Daniel diz çöküp dua etti.” şeklindeki Kitabı Mukaddes’deki bu kısımlar namazın üç vakit olduğuna delil olur mu? Muharref Tevrât’tan delil aramak insanı doğruya giden yol yerine delalete götürmez mi?

Cevap: Allah Teâla Maide Suresinin 44-45-47. Ayetlerinde Yahudi ve Nasaraya gerekeni söyledikten sonra, 48. Ayetinde de: “Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur’ân)’ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide 5/48)

Görüldüğü gibi her ümmetin kendine özgü şeriatı vardır. Allah Teâla her ümmeti kendisine verdiği şeraitten sorumlu tutmaktadır. Muhammed (as) kendisine emredileni bu ümmetin içinde 23 yıl yaşayıp göstermiş ayrıca bunun on yılı Medine’de devlet olarak icra edilmiştir. Ümmette ondan gördüğünü kesintisiz asırlardır yerine getirmektedir. Yer ve zamanına göre gündüz ve gece namazlarını birleştirerek üç vakitte ayırarak beş vakitte kılmıştır.  Aşağıdaki ayetleri okuduğunuzda sizlere bu fikri verecektir.

“Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et, gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızasına eresin.” (Taha 20/130)

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, kabul edenlere bir öğüttür.” (Hud 10/114)

“Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğiniz zamanda hamd onadır.” (Rum 30/18)

Ayetlerde geçen ifadelere dikkat edelim: Güneşin doğuşundan ve batışında önce, gece saatlerinde, gündüzleri de tesbih et. Gündüzün iki ucu-2-, gecenin gündüze yakın zamanlarında-3-, günün sonunda-4-, öğleye erdiğinizde-5-. Toplamı eder beş vakit.

Peygamberimiz bu ayetlerin kendisine verdiği mesaja uygun olarak namazını kılarak Allah Teâla’nın emrini yerine getirmiş; hayatta olduğu sürece de yanlış yaptığı ile ilgili bir ikaz almamıştır.  Onun yaptıklarını Allah tasdik etmiş onaylamış demektir. 23 yıllık bir örnekliği göz ardı edip görmezden gelenleri biz de göz ardı eder görmezden geliriz. Bu insanların kimlikleri hiç önemli değildir.

Soru: 4 – Bakara Suresi 219. Ayette “….ve sana neyi infak olarak harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Onun için fazlasını….” Bu ayete göre oturulan ev ve binek taksi ile ticarethanesinin harici bilumum mal fazla addedilip infaka dâhil olabilir mi?

Cevap: Ayetin tamamı şöyle: “Sana, şarap ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. ‘İhtiyaçtan fazlasını’ de. Düşünesiniz diye Allah ayetlerini sizlere böyle açıklamaktadır.” (Bakara 2/219)

Ayetten anlaşıldığı gibi bu hükmün geldiği dönem, Mekke döneminin sonu, Medine döneminin başına denk düşmektedir. Henüz içki ve kumar yasaklanmamış ve zekât farz kılınmamıştır. Henüz belirli bir vergi konulmadığı için infakın “ihtiyaçtan fazlasından” yapılacağı bildirilmektedir. Bunun ismi üzerinde “infaktır.” İnfak için zengin olmak gerekmiyor. Yarım hurma da olsa infak edilebilir. İnsan bir lokma ekmeğini paylaşarak infakta buluna bilir. Hiçbir şeyi olmayan bir kimse de, bir selamla, bir dua veya bir tebessümle kardeşlerine infakta bulunabilir. İhtiyacından fazla olan her şey için geçerlidir. Bir Müslüman şöyle demişti: “Senin işine yaramayıp kömürlüğe attığın şeye, benim ihtiyacım vardır. İhtiyaç sahibine ver de bir işe yarasın orada çürümesin… İhtiyaçtan fazla ev, araba, tarla, bahçe, para… İla ahir ne varsa her birini yüreği yeten infak edebilir. Zaten infak karşılığı Allah’tan beklenilerek yapılan bir yardımdır. Dileyen dilediği gibi, dilediği miktar dilediği şeyden infak edebilir ama zekât böyle değil. Bizzat devlet tahsil eder gönüllü gönülsüz görünen malın zekâtını alır vermeyenle de savaşır.

Soru: 5- Prof. İbrahim Sarmış’ın “Şeytan Üçgeni” isimli kitabının “Güzel Sünnet/Çığır….” başlıklı bölümünde “….Kur’an metnini anlamayan insanların mealinden okuyarak dinlerini öğrenmeleri bazı mecmuaların yaptığı gibi Kur’an meallerinin ücretsiz dağıtımının sürmesi gerekir.” diyerek parti adaylarının da seçilmek için harcayacaklarının bir kısmını bu işe infak etmelerini ve ayrıca “….bazı televizyon kanallarında olumsuzluklar olsa da tarafların tv programlarına çıkarılarak evlenmelerini yararlı bulmasına..” ne diyorsunuz?

Cevap: Ne diyelim, siyasilerin seçmene bu düşünce ile meal dağıtmasına, dini kendi çıkarı için kullanması istismar etmesi denir. Hocanın yaptığına da şeytana akıl vermek denir. Hocalar her işi bitirdiler artık, seküler sistemin işleticilerine akıl vermeye adadılar kendilerini!.. Biri kalkıyor, “Açılımı anlatmak müftülerin, hatiplerin ve imamların ağzına daha çok yakışır, bu konuda niçin dini kullanmıyorsunuz? Dini kullanmak daha çok ikna edici olur.” diye akıl veriyor… Diğeri de vekillerin halkın oylarını almak için meal dağıtmalarını öneriyor. Yıllardır bu halkın nasıl aldatıldığını merak edenler, artık manzarayı açık seçik seyredebiliyorlar. ABD bu ülkeye ayağını sokabilmek için “Marşal yardımı” adı altında geri kalmış ülkelerin çocukları yetersiz besleniyorlar diye, gıda yardımında bulunmuştu! ilk okullarda çocuklarımıza süt tozundan mamul süt içirmiş ve sağlıklı beslenmelerini sağlamıştı! “Deveyi yardan atan bir tutam ot” misali halkımız bu tür ucuz numaralar ile manipüle edilerek bugünlere gelindi. Bedava dağıtılan meal almakla din öğrenilmiyor. Eğer böyle olsaydı o meal dağıtılmazdı. Onlar da biliyorlar ki, insanlar aldıkları kitapları okumuyorlar rafa kaldırıyorlar. Eğer okusalardı toplumun çehresi değişirdi. İnsanlar neye rağbet ediyorlarsa onun bedelini öder ve ona sahip olurlar.  Din bedeli ödenerek öğrenilir ve bedeli ödenerek yaşanır. Öğrenmek için dizimizi kırıp okumak, okuduklarımızı paylaşmak, tefekkür ve teekkul etmek, muhakeme ve mukayese etmek gerekirken; yaşamak için de fedakârlık, feragat, sabır ve sebat göstermemiz gerekmektedir. Bir şeye verdiğimiz değer, o şey için ödediğimiz bedel ile doğru orantılıdır.

Soru: 6- Batı dünyasında hâlâ İslam düşmanlığı fiilen devam ettiğine göre onların eski veya yeni kilise ya da muhtelif tapınaklarını gezi gayesi ile ziyaret etmek Tevbe Suresinin 107. Ayetteki “Mescidi Dırar” hükmüne girebilir mi?

Cevap: Mescidi Dırar’ın yapılış amacı başından beri bellidir. İslam’ı içten yıkmaya yönelik bir faaliyetin üssü olarak yapılmıştı. Allah Teâla bunu bildiği için de yıkılmasını emretmişti. Hâlbuki bahse konu olan mabetler yapıldığı dönemde Allah’a ibadet etmek için yapılmıştır. Onun için de cenabı Hak:

“Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidiler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hac 22/40)     buyuruyor.

Ehli küfrün ehli İslam ile olan mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Mücadele artık din üzerinden değil çıkar üzerinden yürütülmektedir. Onlar için de mabetler artık bir anlam ifade etmiyor. Ancak onların mabetlerini ziyaret, sadece tarihi eserleri müze olarak görmek gezmek amaçlıdır. Aynen onların turistlerinin Süleymaniye’yi, Ayasofya’yı tarihi bir değer olarak görmek istemeleri gibi. Her toplumun aşkın değerlerine hakaret etmeme ve mabetlerine dokunmama konusunda ise yine Rabbimiz bizlere şöyle buyurmaktadır: “Onların Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah’a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Allah’adır. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.” (Enam 6/108)

Soru: 7 – Bir kimseye karşı haksızlık yapan daha sonra gelip de bu durumu itiraf edip helâllik istediğinde karşısındaki de mahcup olmamak için “Helâl ettim.” demesi haksızlık edeni ahirette mesuliyetten kurtarır mı?

Cevap: Bu işin görünmeyen kısmını Allah bilir ama hatasını anlayıp helallik almaya gelmek bir erdemdir. Ancak yüzünü karartıp kapısına helallik için geleni bağışlamak ta daha büyük bir erdemdir. Şayet kendisine göre hakkını almak istiyorsa muhatabına bunu açmalı ve hakkını istemelidir. Böyle yapması daha dürüstçe ve daha tutarlıdır. Yoksa affetme, feragat etme, bağışlama büyüklüğünü göstermesi gerekir. Zira Allah Teâla Şöyle buyuruyor: “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (Nur 24/22)

Bizler de bağışlanmak istiyorsak bağışlamasını bilmeliyiz. Zira “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” sözü kulaklarımızda çınlamalıdır.

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp