Gandhi ve Cinnah’ın izinde olup bitenler

Gandhi ve Cinnah’ın izinde olup bitenler


Gandhi ve Cinnah’ın izinde olup bitenler

 

 

Dünyâda sömürgeciliğin tasfiyesini doğuran iki temel sürecin varlığından söz edebiliriz. İlk akla gelen, elbette sömürgeciliğe karşı yürütülen savaşlardır. Buna, ihtirâzî kayıtlarım olsa da temelde bir îtirazım olamaz. Ama benim daha fazla ciddiye aldığım tesir, sömürgeciliğin mâliyetleriyle alâkalı olandır.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Başta Birleşik Krallık olmak üzere tekmil sömürgeci güçler, sömürge kurmak ve işletmenin ağır yükleriyle karşılaşınca bu işten vazgeçme temâyülüne girdi. Tabiî ki bu hemen olmadı. Ağır işleyen bir süreçtir bu. Ama II. Genel Savaş sonrasında hız kazanmış ve çok sayıda yeni bağımsız ulus devlet vücuda gelmiştir. Eski sömürge yeni “bağımsız” ulus devletlerin siyâsal olarak istediklerini elde ettiklerine şüphe yok. Ama aynı şeyi “ekonomik” bağımsızlık açısından tekrar etmek mümkün değildir. Sömürgeci güçlerin “ekonomik” imtiyazlarını garanti altına almadan ve buna uygun siyâsal-coğrafî tescillemele yapmadan herhangi bir sömürge coğrafyasından çekildikleri görülmemiştir. Bu da sistem karşıtı hareketlerin sistem içine nasıl çekildiğini gösteriyor.

Hindistan’ın bağımsızlığına giden süreçlerin diğerlerinden bir farkı olduğunu düşünüyorum. Mahatma Gandi, sistem karşıtı hareketlerin çelişkisini görmüştü. Bu sebeple, mücâdelesine “sistem karşıtı” bir mücâdele olarak bakmıyordu. Hattâ kendisine “Mücâdelenizi nasıl târif edersiniz?” diye soran bir gazeteciye “Hindistan’ı inşâ etmekle meşgûl olduğu” cevâbını veriyordu. Gandhi’nin tasarımı tam bir sivil oluşuma karşılık geliyordu.. O kadar ki, uzun bir müddet gözden kaybolmuş, Ashram olarak adlandırılan komünlerde çalışmalar yürütmüştü. Hattâ bu durum İngiliz gazetelerinde, “Gandhi vazgeçti” gibi haberlerin çıkmasına bile sebep olmuştu.

Gandhi’nin yapmaya çalıştığı, “sistem karşıtı” değil “sistem dışı” bir oluşumu başarmakla alâkalıydı. Tuzakların farkındaydı. O, Hindistan’ı hegemonik kodların dışına çıkarmayı esas almıştı. Bir aldatmaca, yanılsama olarak gördüğü “Ulus” ve “Devlet” inşâsı, daha da mühimi “Kalkınma ve Refah“ sarmalının dışında, geleneklerini ayağa kaldırarak Hindistan’ı yeni baştan inşâ etme gayretindeydi. Bu büyük bir idealdi. Gandhi başaramadı. Öldürüldükten sonra sözüm ona en yakın arkadaşı Nehru Hindistan’ı egemen kodlara geri döndürdü.

Gandhi, Hindistan’ın çok kültürlü yapısının en büyük handikap olduğunu biliyordu. Egemen inanç olan Hinduizm, ikinci büyük inanç grubu olan İslâmiyet ile derinden çelişiyordu. Bu sâdece Çok Tanrılılık ile Tek Tanrılılık farkı değildi. Evet, Müslümanların gözünde Hindûlar Câhiliyyenin en uçlarında yaşıyordu. Ama, teolojik farklılık bir yana, daha beter olarak günlük, pratik hayâtta çözümü imkânsız çelişkiler vardı. Vejeteryan Hindûlar ineklere kutsal muamelesi yaparken, Müslümanlar onları âfiyetle(!) yiyiyordu. Bu da yetmez gibi(!) bir de Kurban Bayramları vardı. Üzerinde pek durulmaz ama, Hindistan sırf bu sebepten, fiilen, yaygın ve banâl bir İslâmiyet düşmanlığına sâhiptir. Bu, meselâ içki üzerinden yaşanan Hristiyan-Yahudi veya Hristiyan-Müslüman husûmetine de benzemez. Çünkü içki Hristiyanların indinde “kutsal” değildir. Ama inekler Hindular için öyle midir? Gandhi bu yerleşik çelişki ve husûmeti gidermek için çok uğraştı. Ashram’larda her gece farklı bir kutsal kitabı okuturdu. Kur’an-Kerim’in okunduğu gecelerden birinde “Yazılanlar ne kadar da doğru… Bu gece iliklerime kadar Müslümanım” diye vecde geldiği rivâyet edilir.

İngilizler çekilirken bu benzinle Hindistan’ı tutuşturmayı ihmâl etmediler. Hindûlar ve Müslümanlar arasında muazzam kanlı bir iç savaş çıkardılar. Gandhi yıkılmıştı. İdeali gözlerinin önünde yok oluyordu. İngilizleri yenmişti. Ama kendi evinde yaşananlar karşısında çâresizdi. Ölüm Orucuna yattı. Bu sâyede yaşananları geçici bir süre durdurabildi. Gandhi’yi bir Hindû fanatik öldürdü. Sebebi de Gandhi’nin Hindûizme ihanet etmesi ve Müslümanları şımartmasıydı.

Pek çok Batılı kaynak, Cinnah’ın İngilizlerin oyununa geldiğini ve ayrılıkçı davranarak Gandhi’ye ihânet ettiğini iddia eder. Ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Bir defâ Gandhi’nin şiddetsiz muhalefetine destek olmuş, Müslüman Ligini kontrol etmişti. Cinnah, Müslüman ve Hindû cemaatleri arasındaki çelişkinin fevkalâde yaman olduğunu ve hiçbir tolerans ölçüsü üzerinden aşılamayacağını görüyor, realist davranıyordu. Tek çâre ayrılmaktı. Bu her iki toplum için de en selâmetli yoldu.

Hind Kıt’asının Müslümanları ,Türkiye’deki Müslümanlara en başından beri en yakın Müslüman topluluktur. Komşularımız olan Araplardan bile yakındır. Bu hiçbir kayd ü şartı olmayan yakınlığın dünyâda başka bir misâli var mıdır, bilmiyorum. Her zemin ve zamanda gözü kapalı Türkiye’nin ve Türklerin yanında ve arkasındadır Pakistan. (Pakistan’ın Türkiye için yaptıkları için Abdullah Muradoğlu’nun Yeni Şafak’da 5 Eylül 2010’da yazdığı doyurucu yazıya bakılabilir.) Bu yakınlık Hindistan’da derin bir Türkiye şüphesini doğurmuştur. Kendileri bilir. Ama doğrusu, Pakistan Hindistan ile savaşın eşiğine geldiği bugünlerde, Türkiye’nin, arabuluculuk rolünü üstlenmesi bir yana, esas yeri tam da Pakistan’ın yanıdır..

 

yeni şafak 

Google+ WhatsApp