Fâtih’ten birkaç ayrıntı

Fâtih’ten birkaç ayrıntı


Yıllardır büyük fethin yazılmadık, incelenmedik tarafı kalmadı. Ben o büyük zaferi anarken, kimsenin pek dikkate almadığı ama benim çok önemsediğim bazı ayrıntıları gündeme taşımak istiyorum.

Fetihten sonra Bizans imparatorlarının sarayını gezen Padişah, bir ara mahzene iner...

Mahzende iniltiler duyunca ne olduğunu anlamak ister. Kapıları bir bir yoklar...

Nihayet küçük taş bir odada zayıf, yaşlı bir papazla karşılaşıp sorar:

“Bu ne haldir, sizi niye hapsettiler?”

Papaz cevap verir:

“Şevketlü Padişah, arzedeyim: Muhasara başlayınca İmparator Konstantin Dragazes bendenizi huzuruna çağırdı. Şehrin Osmanlılar tarafından alınıp alınamayacağını sordu. Şimdiye kadar okuduklarıma, öğrendiklerime ve Bizans’ta yaşananlara dayanarak bu kuşatmanın son olduğunu, şehrin elimizden çıkacağını ifade ettim. Çok kızdı. Beni hem dövdürdü, hem de buraya kapattırdı. O günden beri zindanda yaşamaktayım.”

Fatih bir an düşündükten sonra sorar:

“Peki, bu şehr-i Sitanbul gün olur bizim de elimizden çıkar mı?”

Cevap düşündürücüdür:

“Vakta ki içinizde fesat arta, insanınız kendi menfaatine ram ola, emvalini (malını) yabancılara satanlar çoğala ve yabancıdan medet umanlar ziyade ola, şehir sizden dahi çıka…”

Fatih oracıkta diz çöküp ellerini açar:

“Yâ Râb! Dilerim böyleleri kahrına ve gazabına uğrasın!”

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Mehmed, kılık değiştirip İstanbul esnafını dolaşmaya çıkar...

Sıradan bir Osmanlı gibi bir bakkala dalar: Maksadı tartıda hile yapılıp yapılmadığını yerinde tespit etmektir. Bir sürü şey ısmarlar. Bakkal istenenlerin ancak yarısı kadarını verir. 

Padişah merak içinde sorar: “Bütün ısmarladıklarımı neden vermiyorsunuz?”

Bakkal, başını iki yana sallayarak şu cevabı verir: “Bugünlük evlad ü îyalimin nafakasını temin ettim. Diğerlerini komşu bakkaldan alınız. O da nasiplensin. Az önce siftah etmediğini söylüyordu.”

Gözleri yaşaran Padişah, yandaki bakkala girer... Birkaç şey aldıktan sonra, ondan da benzer sözler işitir: “Efendi, biraz da komşu bakkaldan alınız. O da çoluk çocuk besliyor. Benden aldıklarınız bugünlük bana yeter.”

Ve Padişah bu anlayışta insanların hükümdarı olduğu için Allah’a şükr ede ede sarayına döner.

Elbette bu milletin ordusu da kendisi gibi olacak ve “Mutlu Asker” diye anılacaktı...

Elbette böyle bir milletin yüreğine “kriz” filan uğramayacaktı...

Unutmayalım ki “iyi yönetici”ye sahip olmanın yolu, iyi yönetilmeyi hak etmektir.

Fatih Sultan Mehmed, Mahmut Paşa’yı vezir-i âzamlıktan (başbakanlık) uzaklaştırır. 

Bir süre sonra tekrar aynı makama getirince, Mahmud Paşa dayanamaz, Padişahın affına sığınarak, sebebini sorar. 

Padişah’ın cevabı ibret vericidir:

“Arnavutluk’ta Nasuh Beyin ahaliye zulm ve gadr ittüğün duyduk. Eğer bundan haberin yoğ ise, memalik ef’alinden (memlekette olup bitenlerden) gaflettesün (habersizsin) dimektür. Haberin var da def’i yolun tutmamış isen, (haberdar olduğun halde tedbir almamışsan) zulme rıza ittün sayılur. Ne gaflet, ne de zulm ile vezarette muvaffak olunamaz. Vezir olana kemâl (olgunluk-beceriklilik) lâzımdır. Vezarette kemalât olmazsa umran ve imâret de olmaz. Seni anın içün azlettuk. Lâkin senden elyak vezir bulamadığumuzdan tekrar nasb eyledük.”

“Vezarette kemalât”, bugün de, şiddetle özlediğimiz hasretlerimizden biri değil mi?

Küçük bir ayrıntı daha…

Bizans’ın yüreğine doğru fethin ilk adımları atılırken, yol boyu dizilen ve Osmanlı ordusunu bir kurtuluş muştusu olarak alkışlayan yerli halk, Padişah’a gül demetleri vermek isterler…

Fakat o kadar genç birinden bu kadar büyük bir zafer beklemedikleri için, gül demetlerini Padişah’tan daha yaşlı olan Molla Gürani’ye uzatırlar. Gürani, işaretle Sultan Mehmed Han’ı gösterirken, genç Padişah, tevazuun doruğundan seslenir:

“Bu gülleri almaya hocalarım benden daha layıktırlar, onlara verin.” 

Feth-i Mübininiz mübarek olsun!

Google+ WhatsApp