Fransa seçimleri

Fransa seçimleri


Fransa’da yapılan Başkanlık seçiminde belirleyici olacak ikinci tura ,sâdece Macron ve Le Pen kaldı. İlk turda verilen oyların dağılımına bakacak olursak, Le Pen’e kayacak garanti desteğin, oyların %7.1’ini alan , Le Pen’den daha aşırı sağ eğilimleri temsil eden Eric Zemmour’un tabanından geleceğini öngörmek hatâlı olmasa gerekir. Diğer taraftan Macron, ideolojik olarak kendisine yakın duran merkez sağ siyâsetçi V.Pécresse’in %4.8’lik , çevreci Jadot’unun %4.6’lık ve nihayet taşra Fransa’sında tabanı olan merkez sağ popülist J. Lassalle’in %3.1’lik tabanını arkasına alarak bunu haydi haydi karşılayacak durumdadır. Paris Belediye Başkanlığı kariyerine sâhip sosyalist A. Hidalgo , %1.8’lik oy tabanını Macron’a yönlendiren açıklamalarını yaptı bile. Mutlak olarak iddia edilemez ama, gidişâtın, tekmil başarısızlıklarına, dalgalı siyâsetlerine rağmen Macron’un ipi göğüsleyeceği istikâmetinde. Bunu şöyle de ifâde edebiliriz: Fransız halkı, eğer Macron’u seçerse, bu aslında, Macron Macron olduğu için değil, “büyük tehlike” olarak gördükleri Le Pen’in seçilmesini engelleyebilecek tek ihtimâl olduğu için olacak.

 

II. Genel Savaş sonrasında, merkez Batı dünyâsında ortaya çıkan siyâsal mimâri , merkez sağ ile merkez sol olarak târif edilen iki sağlam sütun üzerine kuruluyordu. Bu iki oluşum kendi aralarında sistemik bir rıza birliği (consensus) sağlamışlardı. Merkez sağ yatırımları arttıracak, bölüşümü sınırlandıracak; bir sonraki evrede ise merkez sol iktidâra gelerek, yatırımların meyvelerini aşağıya doğru yeniden üleştirecekti. İsviçre saati gibi, mekanik çalışan bir sistemdi bu. İngiltere’de Muhafazakâr Parti ile İşçi Partisi aralarında bir işbölümü yapmış gibiydi. Nordik Avrupa’da da durum farklı değildi. Almanya aynı işleyişi ,Hristiyan Demokrat Parti ile Sosyal Demokrat Parti temelinde, buçuk parti Hür Demokratlar’ı yer yer kullanarak, “stepneli” olarak sürdürüyordu. Aslında manzara, ABD’deki Cumhûriyetçi-Demokrat bölünmesinin çeşitlemelerinden ibâretti. Hepsinden daha çoğulcu ve bölünmüş olan Fransa ve İtalya’da ise denklem , aynı esasa tâbi olmakla berâber, zaman zaman istikrarsızlık doğuracak kadar karmaşıktı.

 

Merkez sağ, kendisini ırkçı, aşırı milliyetçi unsurlardan arındırıyor, merkez sol ise ,II.Enternasyonalin öne çıkardığı Bernstein’ın baskın düşüncesine dayanıyordu. Irkçı, aşırı milliyetçi eğilimler, uzun bir zaman sisteme dâhil bile olamadı. Sosyalist ve Sosyal Demokrat partiler, devrimci, sistem değişimini dayatan Komünist partilerden kopuyordu. Sistem tarafları uzunca bir süre tatmin etti. Savaşın gâliplerinden başlıcası Sovyetler olduğu için, Almanya hâriç, Komünist partiler sistemde kendilerine yer bulabildiler. Bir evvelki asırda çok güçlenmiş ve Fransa, İtalya, falanjizm sonrası İspanya ,Portekiz ve Yunanistan’da taban tutturmuş bu partiler sistemde yer bulmuş olsalar bile gelişimleri tıkanmıştı. Fransa’da, İtalya’da milyonlarca oy alıyor, lâkin bu hacmi ileriye taşıyamıyor, iktidâr olamıyordu. 1970’lerin sonlarında üç büyük Komünist Parti ,İtalyan, Fransız ve İspanyol Komünist Partileri son bir gayretle, devrimci iddialarını tasfiye ettikleri , Eurokomünizm olarak bilinen bir program geliştirip sistemik bir pozisyon ilân etseler de kireçlenmeyi ve bunun akabinde yaşanacak olan erimeyi engelleyemediler.

 

Soğuk Savaş sonrası ayyuka çıkan o mâhut küreselleşme süreçleri siyâsal merkezleri derinden sarstı. Merkez sağ bu darbeden en az zararla çıktı. Kısa zamanda kendi ideolojisini finansal kapitalizmin gereklerine uyarladı. Reaganizm ve Thatcherizm bunun meyvesidir. Merkez sol ise büyük bir boşluğa düştü. Artık sosyal devlet uygulamaları , bölüşümcülük demode işler olarak sistemin işlevsel dünyâsından ihrâç ediliyordu. Meydanı büyük ölçüde yeni sağ iktidârlara bıraktılar. Yeni sol dalga, Yeşiller ve başta feminist hareket olmak üzere cinsiyet mücâdeleleri , çeşitli kolektifler merkez solu böldü. Sosyal demokrat ve sosyalist partiler kısırlığa düştü. Olmadık işler yaptılar. T.Blair’in Üçüncü dalga hareketi ise solun nasıl sağcılaşabileceğini gösterdi.

 

2000’li senelerde yaşanan ağır krizler neticesinde neoliberâl büyünün çözülmesi , yeni sağ temelli merkez partilerini aynı akıbete dâhil etti. Avrupa sathında yabancı düşmanlığı ,aşırı milliyetçi eğilimler tırmanışa geçti. Kısa zamanda örgütlendiler ve kendilerini siseme soktular. Hâsılı manzara şu; merkez sağ aşırı sağdan, merkez sol ise aşırı soldan ağır bir baskı görüyor. Mücâdele sağ-sol mücâdelesi olmaktan çok, merkez eğilimler ile merkez dışı eğilimler arasında tecessüm ediyor; tıpkı bugün Fransa’da yaşanmakta olduğu gibi.. Fransa’da belki bu defâ da eşik kırılmayacak ve merkez sağ kazanacak. Ama bir sonraki etapta ne olacağı meçhûl görünüyor. Bu da, tıpkı ekonomik sistemin sistemik olmaktan çıktığı ve savrulduğu yerde siyâsal sistemlerin de aynı akıbeti paylaştığına delâlet ediyor. Siyâsal davranış, tercih ve eylemler de, konvansiyonel, öngörülebilir olmaktan çıkıp savruluyor. Z kuşağı olarak bilinen yeni seçmenlerin tepkisel tercihleri kültürel olarak bunu derinleştirebilir. Macron, 18-24 yaş arasındaki seçmenlerden sâdece %20 oy alabilmiş durumda. Aşırı sol aday Melanchon ise %34 ile bu kesimin en fazla rağbet gösterdiği kişi.. Ama unutmayalım ki Le Pen de onların %25’ini kapmaktan geri kalmamış. Tehlike siyâsal davranışın geçirdiği dönüşümden, rasyonel tercihlerin yerini tepkilerin almasından ve her türlü savrulmaya açık hâle gelmesinden kaynaklanıyor. Esas endişe verici olan da bu..

Google+ WhatsApp