Fransa, Doğu Akdeniz’in yeni sahibi mi?

Fransa, Doğu Akdeniz’in yeni sahibi mi?


Fransa hayli zamandır Akdeniz’de yırtıcı bir siyâsetle sahneye çıkmış vaziyette. Hedefinde de ağırlıklı olarak Türkiye var. Sürecin iki ana ekseni olduğunu görebiliyoruz. Bir taraftan Libya’da Türkiye’nin açılımını kırmaya çalışıyor; diğer taraftan Lübnan ve Güney Kıbrıs’ı merkeze alarak Verimli Hilâl’de tesirli olmaya gayret ediyor. Türkiye-Yunanistan ve Türkiye-Mısır gerilimlerini tırmandırarak kendisine alan açmaya çabalıyor.

Libya’daki Sarrac-Başağa veyâ Trablus-Mistrata gerilimini Fransız istihbaratının ileri bir hamlesi olarak değerlendiriyorum. Bir şekilde Kaddafi’nin oğlu Seyfülislâm Kaddafi’nin tesirli olduğu Sirte’yi de nüfuz alanına alması şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni bir paylaşımın konusu olan Kara Afrika’nin Kuzey Batı’sında, eski sömürgelerini ise elinde tutabilmek için, Fransa’nın en kirli ve kanlı siyâsetler dâhil başvurmayacağı yol olmadığını da biliyoruz. De-kolonizasyon ve Post-kolonyalizm kavramlarının aslında son derecede aldatıcı bir kavram olduğu anlaşılıyor. Târih ne “arınmalar” ne de “sonralar” üzerine kurulu. II.Genel Savaş sonrası sömürgecilik yok olmadı; sâdece şekil değiştirdi. Doğru kavram sömürgeciliğin tasfiyesi (de kolonyalizm) ve sömürgecilik sonrası (post kolonyalizm) değil, “yeni sömürgecilik”tir (neo kolonyalizm). Yeni sömürgeciliğin eskisinden farkının, siyâsal bağımsızlık karşılığında ekonomik -kültürel imtiyazların sağlama alınmasından başka bir şey olmadığını görebiliyoruz. Fransa’nın Kuzey Afrika’da kurduğu tahakküm ilişkileri bu gerçeğin şaşmaz laboratuvarlarından birisidir.

Fransa’nın dünyâya pazarladığı iki yüzü olduğunu düşünüyorum. İlki Batı kampındaki rakiplerine gösterdiği “incelik” üstünlüklerine dayalı bir yüzdür. Kendisini medeniyetin en incelmiş kültürü olarak algılar ve pazarlar. İster edebiyat, ister moda üzerinden Paris âdetâ dünyânın gözüne sokulur. İncelmişlik üzerine kurulan bu narsisizm, soyut akıl ve zekâ cihetinden de devâm ettirilir. Evet, pratik ve işlerin kolayına kaçan İngilizler veyâ sağlamcı lâkin “kaba” Almanlar karşısında Fransa kendisini inceliklerinin şehvetine kaptırmıştır kendisini. İncelikler konusunda İtalyanlar bir dereceye kadar rakibidir; ama onları da incelikleri hafifliğe tahvil etmekle ti’ye alır Fransızlar. Batı dışı dünyâya ise alabildiğine kaba ve aşağılayıcı bakarlar. Batı dışı dünyânın hakkettiği onların gözünde aşağılanmaktan başka bir şey değildir. Burada da Fransız taşrasının ağırlığı hissedilir. Macron’un Lübnan’daki konuşmaları ve daha beteri Türkiye’ye dâir sarfettiği diplomatik edeple bağdaştırılması zor ifâdeleri tâkip ederken aklıma gelen bunlardı.

Fransa narsistik duyguların takıntılarından kendisini kurtaramıyor. Fransa’nın kendi hesâbına yaşadığı târihsel kayıplarda bu takıntıların büyük bir rol oynamış olduğunu düşünüyorum. Pratik Anglo-Sakson aklına kaybettiler. Sağlamcı Almanya’ya kaybettiler. Hattâ Doğulu barbar olarak gördükleri Rusya’ya kaybettiler.

Kayıplarının en mühim göstergelerinden birisi de Doğu Akdeniz’de bir türlü tutunamamasıdır. Birleşik Krallığın Asya’daki bâriz hâkimiyetini kırmak için Verimli Hilâl’e doğru başlattıkları her nev’i atak, diplomatik, siyâsal, askerî olsun hezimetle neticelendi. Elinde kala kala Mağrip ve Sahra altı coğrafyalar kaldı. Artık Ortadoğu olarak târif edilen Verimli Hilâl’de tutunamadılar. Paylaşımda dışlandılar. Fransa’nın, kendi hesâbına verdiği en akılcı karar, II. Genel Savaş sonrasında, Almanya ile arasındaki “kan dâvâsını” buzdolabına kaldırıp AB’nin kuruluş sürecini başlatmasıdır. Adenauer ve De Gaulle, mâhut Schuman plânında ittifak ettiler. Bu, Anglo Sakson baskıyı kırmak için elzemdi. Süreci hayli başarılı götürdüler. Ama 2000’li senelerde Birliğin yaşadığı buhranlar yeniden Almanya-Fransa çıkar farklılıklarını su yüzüne çıkarmaya başladı. AB’nin geleceğinde Fransa’nın mı; değilse Almanya’nın mı öncelik ve çıkarları baskın olacaktır? Soru bu olsa gerekir. Fransa AB’nin geleceğini PESCO üzerinden kendi inisiyatiflerine bağlamak istiyor. Afrika’da sarsılan tahakkümünü onarmak; Afrika’nın muhtemel paylaşımından daha fazla pay elde etmek istiyor. Doğu Akdeniz’de de hâkim olmak istiyor. Yâni Almanların meşhûr “drang nach osten’i” varsa Fransızların da bir o kadar meşhûr “bon pour l’orient” siyâsetleri var. Ölçülerini, had ve hudûdunu Fransa’nın keyfince belirlediği bon pour l’orient (Doğu için bu kadarı kâfi) siyâsetlerine sığmayan tek güç ise Türkiye.

Fransa bugüne kadarki kayıplardan bir ders çıkarttı mı; zannetmiyorum. Öz algı ve dünyâ algısını yöneten zihinsel-kültürel kodlar kolay değişmiyor. Macron’un üslubuna da apaçık olarak sızan zihniyet ile 1778’de Mısır’ı işgâl eden Napolyon’un zihniyeti arasındaki benzerlik dikkât çekici. “Türkler lâftan anlamaz. Gereğini sahada yapmak lâzım” diyor Macron. Napolyonik bir edâ ile Doğu Akdeniz’e uçak gemisi gönderiyor. Napolyon da 90 yaşındaki Cezzar Ahmed Paşa’yı küçümseyerek böyle görüyordu. Netice mi; meraklısı Akkâ Savaşı’nı bir zahmet okuyuversin…

Google+ WhatsApp