Folivora ve insan

Folivora ve insan


Folivora ve insan

 

Târihin bir çöp tenekesi olduğu fikrini hayli uzun bir zamandır reddediyorum. Onu bir birikim olarak görüyorum. Bu birikimin içinde yer alan bâzı unsurlar, dönemsel olarak dibe düşebilir. (Aslında çoğu defâ da biz bu zanna kapılır, bâzı şeyleri görmezden geliriz). Ama bu, onların yok olduğu ve geri çevrilemez bir şekilde yok olduğu manâsına gelmez.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Bu bakışın aksine, ben târihin geri çevrimleri olduğunu düşünüyorum. Unutulmuş, ihmâle uğramış bir şeyler, belki de hiç ummadığımız zamanlarda ve çok şaşırtıcı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Dahası bu, “yeni” zannettiğimiz bir şeylerin, eski ile eşlenmesi tarzında olabilir. Bu bakışı derinleştirip, “yeni” zannettiğimiz şeylerin, “eski” olarak sınıflandırdığımız şeylerin yeniden yorumu veyâ yeniden üretimi olduğunu iddia edenler de vardır. Onun için “değişim” yerine “dönüşüm” kavramını tercih ediyorum.

Târih(ler)in akıl ile izâhı ,uzun asırlar boyunca imkansız görülmüştü. Kadim felsefe ve bilimin müşterek bakışıydı. Bilimleri sınıflandıran Feylozof Aristo, “istoria”, yâni târihi, akıl (logos)dışı görüyor, onu bilmenin ve kestirmenin felsefenin işi olmadığını kesin bir dille ifâde ediyordu. Bu bakış, felsefe târihinde modern zamanlara da sızdı. Aydınlanmanın iddialarını tâkip eden feylozoflar için târihi dışlamanın başka sâikleri de vardı. Onların gözünde geçmiş kötüydü ve bilinmeye değmezdi. Buna ilâveten, onun gölgesinin bugüne ve geleceğe düşürülmesi de asla kabûl edilemezdi. Yapılması gereken tabiat ile uyumlu bir insanlık inşâ etmekti. O zaman da zâten târih, tabiat kanunları üzerinden kendiliğinden anlaşılır olacaktı.

Başta Heredot olmak üzere kadim târihçilerin ne kadar târihçi olmak sıfatını hakkettiği bulanık bir konudur. Ben onların daha çok birer hikâye anlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Kendi sınıflandırmamda onların yeri,coğrafyacılık, seyyahlık veyâ bir nev’i edebiyattır. Ama” ilk târihçi kimdir?” sorusuna verilecek cevap açıktır: İbn-i Hâldun. Bu kadim parlak zekâ ilk defa, neden-sonuç bağlamında târihsel hareketlerin, geçişlerin kapsamlı bir analizini yapmıştı. İbn-i Hâldun’u vaktinden evvel gerçekleşmiş bir doğum olarak da görebiliriz. Ama modern târihçiliğin, onun izinden gidilerek şekillendiği çok âşikârdır.

Aydınlanmanın târihe alâkasızlığı mutlak değildir. Modern târihçilik bir tarafıyla Aydınlanma’dan; Aydınlanma’yı yeniden yorumlayanlardan (meselâ Herder ve Ranke ) veyâ düpedüz onu eleştirenler arasından çıktı. Hegel ise onu felsefenin konusu hâline getirdi. Ezcümle, Aydınlanma, târihe ilişkin hem bir kuşkuyu, hem de giderek derinleşecek olan bir ilgiyi doğurdu.

Modern zihniyetin târih ile kurduğu münasebetin, ister müspet, ister menfi olsun; ilki kurumsal, diğeri demografik olmak üzere iki maddî tesirin üzerinde şekillenmiş olduğunu düşünüyorum. Nüfusların geleneksel köklerinden koparılması ve temerküzü ve modern devletin zuhûru, bir “tutunum” meselesini düşündürüyor. Diğer taraftan sermâyenin aklı , esasta “tutunumsuzluğu “ teşvik eden bir tesir ortaya koymaktaydı. Ama bu birikim için bile görece olarak tutunumlu bir dünyâ ile; yâni devlet ve ulus ile uzlaşmak ve işbirliği yapmak gerekiyordu. Târihe duyulan ihtiyâcın buradan neşet ettiğini düşünüyorum. Merkantilizm, Kameralizm, Kolbertizm bu uzlaşmanın ilk örüntüleridir. Buna Keynesgil dünyâyı da katabiliriz. Hepsi de devlet-ulus ve sermâye arasındaki uzlaşmayı temsil eder. Bu uzlaşmanın bilinçteki yansımalarından birisinin doktriner târih bilinci olması yadırgatıcı olmasa gerekir.

Bugün çözülen de bu târihsel uzlaşmadır. Sermâye özüne döndü ve gerek kurumsal, gerek toplumsal endişelerinden kendisini arındı. Tutunumsuzluk temelinde yeni ve hayli yaygın bir bilinç türü hızla yayılıyor. Bunun, rahatlatıcı bir tesiri olduğunu kabûl ediyorum. Çünkü her tutunumun, insan teklerine büyük ağırlıklar yüklediğini, özgürlüklerini kıstığını reddedecek değilim. Doktriner târih bilincinin de bu ağırlıklardan başlıcasını meydana getirdiğini de görebiliyorum. Her çözülmenin başlangıçta müjdelediği bir şeyler vardır. Bir nev’i sarhoşluk, çakırkeyiflik hissi verir. Ama nedense arkası gelmez. Târihi de trajik kılan budur. Ama bu defâ vaziyet çok daha karmaşık. Modern târihlerde , mevcut târihi silmek iddiasında olan sayısız teşebbüsü gördük. Ama bu teşebbüslerin “târihi arındırmak” gibi başka bir iddiası da vardı. Yâni, bir başka târihi “inşâ” etmekti dertleri. Bu defâ mesele gâliba, târihten külliyen “kopmak” .. İnsan zihninde bütün tutunum kodlarını tasfiye etmek. Yalnız, dokunulmaz, yersiz ve yurtsuz olmak. Hiçbir şeyden sorumlu olmamak. Ama herşeyi de talep etmekten geri kalmamak.. Şehir militanlığından, insanın tard edildiği tabiat hayâtına kaçış arasında salınan bir yelpaze içinde yaşanıyor bunlar. Bir zamanlar şâirlerin ressamların tekelinde olan flanörlük bugün demokratize oldu; en popüler ve en ucuz açılımlarını yapıyor. Kurumsal ve toplumsal yükümlülüklerinden arınmış sermâyenin yeniden yapılanması için biçilmiş bir kaftan bu. Şehir militanizmini körüklüyorlar. Eğer kurumsal güçlerle yürüttükleri savaşı kazanırlarsa, bu yorgun kitleleri “yavaş”, “akıllı” ve “lojistik” şehirlerle donatacaklar. Folivora ile insan arasındaki fark silinecek… Farkında değiller. Tabiî, eğer tersi olur, popülizmlerle desteklenen kurumsal yapılar kazanırsa , aynı kütlelerin yeniden hizâya getirileceğini söyleyebiliriz. Elyevm mücâdele de rapçi özgürlük ile kaba saba popülizmler arasında değil mi?

Mütevvefa târihçi Hobsbawn ile, yapılmış hüzünlü bir mülâkatı dinlerken bunlar geldi aklıma.. O da artık bugünün insanının târihi talep etmediğini; çünkü yalnızlaşmanın nesiller arası bağları ortadan kaldırdığını ve târihi bilmek iddiasının çözüldüğünü söylüyordu. Şimdi diyebilirsiniz ki, “Canım, bu onların meselesi; Türkiye’de son zamanlarda, özellikle de gençlerin târihe alâkası çok arttı”..Kanaatimce bu alâka artışı, târihe “fact” olarak değil; bir “happening” olarak bakmanın fonksiyonu. Bâzen en fazla kurtulmak istediklerimiz, en sıkı sarıldıklarımız değil midir?

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp