Fısıltılar Fıska Dönüşüyor…

Fısıltılar Fıska Dönüşüyor…

Çocukluk yıllarımızda, akranlarımızla“kulaktan kulağa” oyunu oynardık. Önce halka olup, aramızdan bir gurup başı seçer; sonra onun telafuz ettiği bir kelimeyi yahut cümleyi, baştan sona doğru birbirimizin kulağına fısıldardık. Herkes, bir önceki arkadaşından

Fısıltılar Fıska Dönüşüyor…

 

Çocukluk yıllarımızda, akranlarımızla“kulaktan kulağa” oyunu oynardık. Önce halka olup, aramızdan bir gurup başı seçer; sonra onun telafuz ettiği bir kelimeyi yahut cümleyi, baştan sona doğru birbirimizin kulağına fısıldardık.

Herkes, bir önceki arkadaşından aldığı yahut anladığı şeyi, bir soraki arkadaşına aktarırdı. Söz, başlangıç noktasına geri dönünceye kadar; birkaç kez kırılmaya uğrayıp değişir, dönüşür, adeta takla atardı.

Mesela; “yorgan”la başlayan bir cümlenin “urgan”la devam edip“ısırgan”la bittiğini görürdük. Ancak, bu kırılmaların eksik yahut yanlış anlamalardan, aktarmalardan kaynaklandığını hepimiz bilirdik.

Şimdilerde bu oyun, yetişkinler arasında; oyun gibi değil, gerçek gibi oynanıyor. Kişiler ve kurumlar, ülkeler ve toplumlar tarafından; kulaktan kulağa “fısıldamak” yahut fısıldanmasını sağlamak, bir “algı oluşturma”metodu olarak benimsenip uygulanıyor.

Bilindiği gibi delilsiz yahut desteksiz konuşmak ve konuşturmak, kulaktan kulağa intikal eden fısıltıları kişiler ve kurumlar aleyhine iddiaya ve ithama dönüştürmek; örfe göre “ayıp”, dine göre “günah”dır. Bunu yapanlar ve yaptıranlar; “fasık” olarak tanımlanır.

Kaynaklara göre, fasık; “Allah’ın emirlerine karşı gelen, İslam’ın esaslarını reddeden veya iman ettiği halde emir ve yasaklara uymayan, fitne ve fesat çıkarıp bozgunculuk yapan, bütün bunlardan dolayı da şahitliği kabul edilmeyen kimse” demektir. Fıskın eş anlamlılarından biri de “vesvese” olup; “kötü duygu ve düşünceleri telkin ederek yahut fısıldayarak şüphe, tereddüt, vehim oluşturmaya çalışan kimse”lere “müvesvis” adı verilir.

Bugün ülkemizde ve toplumumuzda, bu anlayışın ve alışkanlığın giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Her yaş ve seviyedeki pek çok insanın; kişiler ve kurumlar, olaylar ve durumlar hakkında gerçek bir bilgiye dayanmaksızın kolayca “fiskos” yaptığına şahit oluyoruz.

Eksik, yanlış, yalan bilgilerle ahkam keser olduk. Aşağı mahallede bir yalan söyleyip, yukarı mahalleye varınca kendimiz de inanacak hale geldik.

Genelde medya, özelde sosyal medya; bu işin başını çekiyor. Uydurma, kaydırma, yırtma, yapıştırma, montajlama, yakıştırma belgeler, bilgiler, sesler, görüntüler, iddialar, fısıltılar; katlanarak büyüyüp, kısa zamanda ayyuka çıkıyor.

Algı dünyamızın derinliklerine doğru, sessizce akan yahut akıtılan “sızıntı”lar var. Bunu kimileri gafleten, kimileri ihaneten yapıyor ve yaptırıyorlar.

Aslında bu durum, insanlık tarihinin başından beri vardı. Peygamberler bile, tebliğ ve irşad görevlerini yaparlarken; asılsız dedikodular yayarak, “hidayet”e giden yolu tıkamaya çalışan kafirlerle, müşriklerle mücadele etmek zorunda kalıyorlardı.

İmam Gazzali’ye göre; amellerin psikolojik altyapısını oluşturan uyarıcıların iyiliğe yönlendirenine “ilham”, kötülüğe yönlendirenine “vesvese” denir. İlham melekten, vesvese şeytandan olup; kalpler dünyevi şeylere yöneldikçe vesveseye, uhrevi şeylere yöneldikçe ilhama açık hale gelir.

İzzet Derveze, Nas Suresi’nin tefsirinde; “fısıltıların fıska dönüşmesi”ni engellemek için yapılması gerekenleri kısaca özetliyor. “Vesvesecilerden uzak durmalıyız, insanları uyarıp sakındırmalıyız, hayır ve iyilik faktörlerini baskın hale getirmeliyiz, üretilmiş kötü zanlara teslim olmamalıyız, dedikoducuların söylediklerine inanmamalıyız, bu amaçla kurulan tezgahlara ve tuzaklara karşı uyanık olmalıyız” diyor.

Aksi takdirde; Maide Suresi Ayet 81’de ifade edildiği gibi, kafirleri ve müşrikleri dost edinmiş oluruz. Ayrıca, Hucurat Suresi Ayet 6’da belirtildiği gibi fasıkların fısıltılarına itibar edip; cahilce davranarak, haksız yere birilerine kötülük edecek hale geliriz.

Doksanlı yılların ilk yarısında, başında bulunduğumuz özel okulda, güzel bir “çocuk korosu” oluşturmayı başarmıştık. Biri “Gökyüzü Bahçesi”, diğeri “Yemeği Beğenmeyen Çocuk” olmak üzere; özgün güfte ve bestelerden oluşan iki “çocuk şarkıları” kaseti çıkarmıştık.

O güfte ve bestelerden biri; “Sen Duyarsın Allah’ım” adını taşıyordu. “Fısıltılı sesleri, / Kalpteki hevesleri, / En zayıf nefesleri, / Sen duyarsın Allah’ım” sözleri; çocuk dilinin ve sesinin saflığı ile kulaktan kalbe akıyordu.

Bugün nice yıllar sonra, o temizliği ve saflığı yeniden yakalama gereği duyuyoruz. “Alemlerin ve içindekilerin Rabbi olan Allah’ın gözetimi ve denetimi altında, fısıltıların fıska dönüşmesine fırsat vermeyelim”diyoruz.

Bu, kötüye ve kötülüğe karşı sessiz kalmak, pasif durmak değildir. Önce pirinci yahut bulguru koruma hassasiyetini kuşanıp; sonra içindeki taşları, böcekleri ayıklamak gerekir.

Aklımızla, ruhumuzla, bedenimizle; beyazı besleyenlerden olmalıyız. Ancak ve ancak; beyazı gri, griyi siyah gibi anlatmaya ve algılatmaya çalışan fasıklardan, vesvesecilerden uzak durmalıyız.

İnsan olmak da Müslüman olmak da bunu gerektiriyor. Zamanın ruhu, dilimizi ve kalbimizi hayra yönelterek; iyileri ve iyilikleri destekleyip, kötüleri ve kötülükleri engelleyenlerden olmamızı bekliyor.

 

Zekeriya Erdim/Fikriyat

Google+ WhatsApp