Fırsatlar…

Fırsatlar…


Fırsatlar…

 

 

Türkiye Sanayi Devrimini başaramadı. Cümle gayretlerimiz boşa çıktı. Uzun bir müddet buna hayıflandık, kahrolduk. Dünyâya fındık, fıstık satan bir tarım memleketi olarak kalmak, zihinlerimizde ağır bir travmaya ve komplekse sebebiyet verdi. Bu başarısızlığı, üzerimizden bir türlü atamadığımızı düşündüğümüz “târihsel atâletimize” yorduk. (Doğrusu bir zamanlar ben de öyle düşünürdüm). “Biz adam olmayız” diyerek kendimizden davâcı olduk. Nâfile; olmadı…. Bizi bu komplekslerden Sanayi Sonrası (post-endüstriyel) devrin gelişmeleri kurtardı. Üzerimizden ağır bir yük kalkmış oldu. Rahatladık.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Şimdi düşünüyorum da, sanayileşememek bizim defomuz değil, bâzı açılardan basbayağı tâlihimiz oldu. Artık görülüyor ki, sanayi medeniyeti, insanlığa ağır bir buhran yaşattı. Getirileri ile götürüleri arasında yapılacak mukayeseler, abartı paylarını düşersek, en hafifinden başabaştır. O zaman sorulacak soru da şudur: İyi de bunca gayret ne içindi?

Sanayi medeniyeti, neresinden bakarsak bakalım, bir “gözetim” ve “disiplin” ağıdır. Geleneksel dünyâda da “gözetim” ağları mevcuttur. Olmayan ise disiplindir. Modern sanayi toplumu, evvelâ geleneksel topluluklarda sivil düzlemde yer alan ve yatay olarak dağılmış gözetim mekanizmalarını dikeyleştirdi. Bürokratik yapılarla buluşturdu. Disiplin ise onun özgün tarafıydı. Foucault’dan öğreniyoruz ki, paternalist-püritan âile ve okul eğitimi, akıl hastahaneleri, klinikler, hapishâneler, bürokratik iş ve işlemler, çalışma hayâtı ve ordu, disiplin toplumunun farklı veçhelerini anlatır. Disiplin toplumu insan-insan ilişkilerini dolayımlayan, yabancılaştırıcı etkileriyle tezâhür eder.

Türkiye’de modernleşme tecrübesi, disiplin toplumunu kurmadı. Büyük ölçüde sanayileşememenin fonksiyonudur bu. Disiplin süreçlerini, sözüm ona bizleri “üretime” hazırlayan okulda ve kışlada tadıyorduk. Okulu “Hababam sınıfı” ruhûyla aşıyorduk. Kala kala, ilk başlarda 4, daha sonra 2 seneye; oradan da 18, 16, 12 ve nihâyet 6 aya inen bir askerlik meselemiz oluyordu. Asker Ocağı’nda yapacak bir şey yoktu. Disiplin toplumu olmaktan payımıza düşen bu kadardı.

Okulunu bitirmiş ve askerliğini yapmış, disiplin süreçlerini atlatmış bir Türk insanının “sivillik tecrübesi” ise, disipiine olmayan, anominin hüküm sürdüğü alanlarda geçiyordu. Nomos’un, anomik bir pratik zekâ ile dolayımlanmasının sayısız yollarıyla (strateji ve taktik) örülü bir alandır bu; meslekî formasyonların üretimde karşılığını bulmadığı, devletin milleti, milletin devleti “idâre ettiği”, disiplinsiz tuhaf bir alan… Karşılaşmalar, iş ve işlemler kapalı devre işlemekte, âile, akrabalık ve hemşehrilik temelinde yüz yüze seyretmektedir. Yazılı olmayan

ama derin toplum sözleşmemizin aslı budur. Artık bildiğimiz bir şey var: Türkler, asla atâlete gömülmüş tembel bir millet

değildir. Gayretli ve çalışkandır. Sevmediğimiz çalışmanın disiplinli,

örgütlü, kurallı olmasıdır. İronik olan ise şu: Sanayi disiplininin yerini alan ”esnek işler” Türklerin zâten âşina olduğu bir dünyâyı anlatır. Onun için, çözülen disiplin toplumunun çözülüş süreçlerine kolay uyum sağladık. En azından disiplin toplumu gibi yadırgamadık bu süreçleri.

Sanayileşemedik ve bir disiplin toplumu olmadık. Böyle olduğu için de duygularımızı, bağlarımızı kaybetmedik. Anomik dünyâmızın yağı içinde kavrulduk. Bunun sorunsuz olduğunu söylemek istemiyorum. Elbette bu herc-ü merc içinde barışcıl duygularımızı kaybettik. Aşırılıkçı, yakıcı ve yıkıcı duygular galebe çaldı. Ama en azından, disiplin toplumunun insanları gibi duygularımızı toptan kaybetmedik. Dökülen suları toplamak imkânsızdır. Ama bulanan sular için dâima bir arılanma ümidi vardır.

Bir diğer meselemiz etkinlik ve verimlilik ile alâkalı. Türkler çalışkan olduğu kadar kolaycıdır da. Bu topraklarda, başta hizmetler sektörü olmak üzere en dolaysız, en kısa zamanda en fazla kârı getiren ve emek sarfiyâtını minimize eden “kırılgan” işleri tercih etme eğilimi son derecede yaygındır. Onun için, meselâ “bacasız sanayi”, yâni turizmde veyâ müteahhitlik alanlarında çok başarılı olduk.

2030’lar dünyânın yeniden yapılanacağı bir dönüm noktası olacak. Türkiye, dijital temelli, yapay zekâya dayalı yeni bir dünyâda neler yapabilir? Önümüzde, potansiyelimize uygun çok mühim

fırsatlar beliriyor. Bunu da bir sonraki yazımızda tartışalım…

Okurların mübârek Ramazan Bayramı’nı tebrik ederim…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp