FB: Futbol ve her şey

FB: Futbol ve her şey


FB: Futbol ve her şey

 

 

FB nihâyet beklenen, özlenen bir değişim sürecine girdi. Sayın Aziz Yıldırım devri kapandı; Sayın Ali Koç devri başladı. Müzmin bir Beşiktaşlı olarak ;“Hayırlı uğurlu olsun” diyorum.

Futbol gerçekten de son derecede ilginç bir dünyâ. Üzerine ne kadar çok çalışma yapılırsa yapılsın; dâima bir şeyler eksik kalıyor. Cümle futbol sohbetleri, tartışmaları ne kadar uzatılırsa uzatılsın, hep yarıda bitiyor izlenimi veriyor.


Eskiden, meselâ 70’li senelerde, entelektüel dünyâ açısından futbol tam bir lümpenlik göstergesiydi. Bu husûsen solcular için böyleydi. Onların gözünde futbol, kapitalist sömürü düzeninin kendisini güvence altına almak için -tıpkı din gibi- kullandığı bir “afyon”du. Başta emekçiler olmak üzere herkesi baştan çıkarıyor; zihinleri, şuurları uyuşturuyordu. Gerçeklerden kopan sömürülen sınıflar ,egemen sınıflara olan köleliğini sorgulayamıyor; irâdesine sâhip çıkamıyordu. Bu ara çok sık başvurulan bir ıspat da vardı. Faşist Portekiz diktatörü Salazar ; “Ben Poterkiz’i 3 F ile idâre ediyorum; Futbol, Fado ve Fiesta” dememiş miydi? Ez cümle, futboldan aklımızı, fikrimizi korumalı bir an evvel “Ustaların” (Marx , Engels , Lenin ve Stalin Ustalar) kitaplarına gömülmeliydik.

Sağ da farklı bakmıyordu. Onların gözünde futbol ataerkil bir yasaktı. O imrendikleri “babaları” onlara futbolu yasak etmemiş miydi? Zar zor satın alınan toplar bir çakı darbesiyle son nefesini vermemiş miydi? Futbol, dînen ve ahlâken; an’anevî olarak zinhâr yasaktı. Yazları sahil köylüleri, bir taraftan köyün ahlâkını korumak için dışarıdan gelen ;mayo veyâ şort giyip uluorta dolaşan züppe site yazlıkçılarını sopalarken; diğer taraftan altlarına şort ;hele o 70’li senelerin çok kısa şortlarını çekip futbol oynayacak değildiler. Zâten “kızıl komünizme” karşı verilen mücâdelede , futbol bir zaaf olurdu. Futbol; bir gâvur; ola ki bir Moskof oyunuydu…

Futbol böyle bir ortamda marjinâlleşiyor ve lümpenlere kalıyordu. Lümpenler için sınıfsal farklar mühim değildi. Lümpenlik sınıfsal farkları siliyor, zengin ve fakiri eşitliyordu. Bakımsız stadlar , tozlu topraklı sahalar, câhil , pavyoncu , alemci topçular, turşucular, kokoreççiler, seyyar köfteciler,ağızlarından küfür eksik olmayan, ispirtocu, ucuz şarapçı , “kuru”cu , berduş, jiletçi, hâsılı psikopat ve sosyopatların ağırlıkta olduğu taraftar kitleleri , futbol için söylenen menfî sözlerin canlı ıspâtıydı. Hoş, açık, kale arkası ve kapalı tribün farkları lümpenliğin içinde varolan sınıfsal farkları açığa çıkarıyordu. Ama, siyâsal , ideolojik dünyânın gözünde bunların cümlesi “ot”tu; lümpendi…

12 Eylül ve ardından gelen Özal devri herşeyi değiştirdi. Dışarıda kalanlar sindi. Hapishânelerde, işkencehânelerde bedel ödeyenlerin mühim bir kısmı ise ; meşrebi her ne olursa olsun; eğer ölmedi veyâ sakat kalmadılarsa; çıktıktan sonra dönüştü. Başka işler yapmaya başladılar. Dahası baskıladıkları zevklerle yeniden buluştular. 12 Eylül ile birlikte gelen “depolitizasyon” meselesi henüz lâyıkı veçhile irdelenmedi. Bunun baskının fonksiyonu olduğu söylenip geçiliyor. Yanlış değil; ama eksik…Bu, içeriden de işledi. Ağır ve boğucu siyâsallaşmalar en başta onu yaşayanları da yormuştu. Bugünün nesillerini güldüren şeylerdir bunlar; ama söyleyelim..Ağız tadıyla âşık olamamanın, el ele gezememenin, rahat rahat sinemaya gidememenin, denize girememenin acısını bir bir çıkarmaya başladılar. Tabiî savrularak, aşırılaşarak… Siyâsallaşmaları zâten dengesizdi. Bundan kurtulmaları da bir o kadar dengesiz olacaktı.

Bu arada futbol da beraat etti. Herkes, daha önce sâdece çok yakın arkadaşıyla bir sır olarak paylaştığı; müsâbakalarını olmasa bile neticelerini göz ucuyla takip ettiği, başarılarına içinden sevindiği, başarısızlıklarına da içinden üzüldüğü takımlarıyla buluştu. Aslında bu kültürel bir big bang idi. Futbol dünyâsında baskılanan ne varsa açığa çıktı. Üç katmanlı bir süreçti bu. Bir kere işin maddî ve kozmetik bir boyutu vardı. Stadlar, sahalar, tesisler yenilendi ve birer mâbede dönüştütüldü. Formalar, kramponlar yenilendi, topçular atletik vücut ölçülerine kavuşturuldu. İkinci katmanda ise açığa çıkan herşey derhal estetize ediliyordu. Entelektüellerin futbol ile barışması ; hattâ bir kısmının futbol yazıp çizmeye başlaması buna başlıbaşına katkı verdi . Ama esas dinamik başka yerde. Futbol dünyâsının demokratik derinliği basketbol karşısında çok ileride olduğu Türkiye’de kültürel olarak basketbol çok daha elit bir spor olarak yerleşti. (Ben futbolun Avrupalılaşma; basketbolun ise Amerikalılaşma târihimizi temsil ettiğini düşünüyorum). Futbolun, basketbol karşısında duyduğu kompleksin aynasında kendisini estetize etmiş olduğunu söyleyebilirim. Pek çok basketbol teriminin yerli yersiz futbol jargonuna girmiş olması, istatistikçi olması anlaşılabilir olan basketbol karşısında, 90 dakikaya yayılan ezik futbolun hiç gerek yok iken bir istatistik fetişizmi yaşaması bu kompleksin göstergeleridir. Basketbol izleyicisi dâima mektepli kızlı erkekli gruplardı. Futbolun kadınlara da sirâyet etmesi ve maç sırasında kameraların kadın izleyici teşhirciliği yapması kompleksin başka göstergesi…

Gelelim üçüncü katmana: Hepsini anlıyor ve hoş buluyorum. Ama bu üçüncü katmanı aslâ. Futbol , gerek jargonu ,gerek söylemiyle, farkına varmadık ama, hayâtımızın her alanına girdi ve kültürel bir melting-pot’a dönüştü. O , bir zamanlar bütün alanlardan kovulmuştu. Bugün bütün alanları içine alıyor: ama hiçbirisine özerklik bırakmıyor. O kadar ki, siyâseti, uluslararası ilişkileri, hattâ ekonomiyi bile futbol gibi konuşuyoruz; futbolu siyâset, ekonomi ve uluslararası ilişkileri konuştuğumuz gibi….Fenerbahçe’ye başkan seçmek ile memlekete başkan seçmek arasındaki farkı birisi bana bir anlatsa ya….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp