Fazla hesap-kitap yapıyoruz

Fazla hesap-kitap yapıyoruz


Fazla hesap-kitap yapıyoruz

 

 

Hayat çalışmaktan, üretmekten, yorulmaktan ibaret hale döndü gitgide. Dinlenemiyoruz, eğlenemiyoruz, yaramazlıklar yapamıyoruz.

“Hadi biraz dolaşalım” dediğiniz biri “Neden?” diye soruyor. Her şeyin ille de bir nedeni mi olmalı diye düşünüyorsunuz. İnsan biraz dolaşacaksa dolaşmalı, uzanacaksa uzanmalı, çevrenin tadını çıkarmak istiyorsa, çıkarmalıdır. 

Gezinirken, yol kenarında düzensiz bir özgürlük içinde açan yaban çiçeklerine gülümsemeli, tanımadığı insanları selamlamalı, “Görenler ne düşünür?” diye sorgulamadan, çimenlerde yuvarlanmalı, eğer içinden gelmişse doludizgin yağmur altında yürüyüp sırılsıklam ıslanmalı...

Bana sorarsanız, hayat üzerine çok fazla hesap-kitap yapıyor, fazla gevezelik ediyoruz. Çok kaygılanıyor, tasaya düşüyor, mantık yürütüyor, plân-proje üretiyoruz...

Bir anlamda hayatla inatlaşıyor, çekişiyoruz! Çünkü hayatı “faydacılık” olarak algıladık. Bu yüzden çalışmaktan, üretmekten ve kazanmaktan ibaret sayıyoruz. Oysa hayat yalnızca çalışmaktan, üretmekten, kazanmaktan, tüketmekten, yorulmaktan ibaret değildir...

Hayat salt faydalı, sebepli, gerekçeli işleri kapsamaz, keyifli anları, kimi boş boğazlıkları, fuzulilikleri, eğlenceleri de kapsar (meşruiyete dikkat)!

Oturup “laklak” ederiz mesela. Maç filan yaparız. Çayırlara uzanıp yıldızlarla buluşuruz. Kumsalda başıboş geziniriz. Denizde taş sektirir, birdirbir oynarız.

Görünüşte bunların bize bir faydası yok. Ne ilmimize irfanımıza, ne kültürümüze, ne ekonomimize katkıları olmaz. Sadece eğleniyor, kendimizi iyi hissediyoruz. 

Öyleyse “Çok çalışmalıyız, çok üretmeliyiz, çok kazanmalıyız ki, rahat yaşayabilelim” görüşü tam doğruyu yansıtmıyor.

“Rahat yaşamak” ne sahi? Kim rahat, kim değil? Paralı insan olmak rahat olmak mıdır? Öyleyse, neden topluma rahatsızlık unsuru biçiminde yansıyorlar. 

Fazla para rahatsızlık unsuru olabilir mi?

Tekrar anlatacağım: Ekonomik krizin ortalığı kasıp kavurduğu günlerde (Ecevit başbakandı) yaşlı bir hemşerimle tanışmıştım. İkimiz de yurt dışına çıkıyorduk ve uçağın kalkış saatine kadar yapacak bir işimiz yoktu. Birkaç beylik cümleden sonra söz hemen krize geldi. Gazeteciyim ya, sır almak için sordu: “Bu kriz ne zaman biter?”

Soru çok garip gelmişti, çünkü bana göre adam ununu elemiş eleğini asmış, kalan ömrünü evle cami arasında geçirmesi gereken bir tipti. Böyle birinin krizle ne alıp veremediği olabilirdi?

Düşüncelerimi okumuş gibi, “Yüz villa yapmıştım, ikisini sattım satmadım kriz patladı, yatırımım elimde kaldı, uykularım kaçıyor, iflasa gidiyorum.”

O kadar yakınmış dertlenmişti ki, içimden şöyle bir düşünce geçmişti: “Meğer varlık da insanı huzursuz ve rahatsız edebiliyormuş.”

“Mal varlığını bana devret” deyiverdim, “Ondan sonra da git güzel bir uyku çek, bundan sonra ben uyumayacağım!” 

Galiba biraz kızmıştı, ama renk vermemişti. Tekrar gönlünü aldıktan sonra şakayla karışık sormuştum: “Maşallah sağlığın yerinde, dünyalığın da iyi, peki ama neden hep yakınıyor, hiç gülümsemiyorsun?”

“Villaları satamıyorum ki” diye cevap vermişti hayretle, “neye sevinip güleyim?”

“İyi de, Resul-i Alişan Efendimizin böyle bir direktifi var: ‘Gülümseyiniz’ buyurmuş.”

Şöyle bir düşünmüş, bakınmış ve şu gerekçeyi öne sürmüştü: “O mübareğin işi yolundaydı!”

Oysa “o mübareğin” işi yolunda değildi. Namaz kılarken başına çürük işkembe atılıyor, geçeceği yerlere düşsün de sakatlansın, canı yansın diye derin çukurlar açılıyor, ambargo konuyor, büyük acılar çekiyordu. Buna rağmen ashab “Onu somurturken hiç görmedik” diyorlardı.

Hiç düşündünüz mü: Belki de hayatın tadını çıkarmanın yolu, imandan geçiyor? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp