Fazıl Say’ın son konserinin düşündürdükleri

Fazıl Say’ın son konserinin düşündürdükleri


Fazıl Say’ın son konserinin düşündürdükleri

 

 

Kıymetli piyanistimiz Fâzıl Say, son konserine Sayın Cumhurbaşkanını dâvet etti. Sayın Cumhûrbaşkanı da buna icâbet etti ve konseri teşrif etti. San’at ve siyâset samimî bir havada buluştu. Eski küskünlükler, dargınlıklar unutuldu. Bu hoş tablo, bana siyâset ile san’at arasındaki hayli alengirli ilişkileri düşündürdü…

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Polonya’nın , 1919’da, Ignasy Jan Paderewski(1860-1941) isimli bir Başbakanı vardı. Paderewski , hani derler ya, Allah’ın özene bezene yarattığı birisiydi. Slav ırkının tekmil güzelliklerini taşıyan , âdeta “Kıvanç Tatlıtuğ” misâli bir yakışıklılığa sâhipti. Tam manâsıyla bir Polonya milliyetçisiydi. Polonya’nın bağımsızlığı için çok çalışmıştı. Polonya Milli Komitesi’nin ABD’deki temsilcisiydi. Wilson, “ulusların kendi kaderlerini tâyin hakkını” savunan mâhut bildirisini kaleme alırken Paderewski ile yakın bir işbirliği içindeydi. Neticede Polonya bağımsızlığını kazandı ve Paderewski bir lider olarak Başbakanlık mevkiine geldi. Ama çok hassas ve eleştirel bir şahsiyet olduğu için bu vazifede uzun kalamadı. Dostlarına küstü ve çok sevdiği memleketini terk ederek , bir daha dönmemek üzere ABD’ye yerleşti. 1939’da Naziler tarafından işgâl edilen Polonya’nın Paris’de kurulan sürgün hükümetinin temsilciliğine davet edildi. Ama Fransa’nın işgâli,bu teşebbüsü de akâmete uğrattı. Panderewski 1941 senesinde ABD’de hayâtını kaybetti.

Paderewski’nin siyâsal kariyerinin dışında başka vasıfları da mevcuttu. O, son derecede başarılı bir müzisyendi. Besteleri vardı. Ama daha mühimi, devrinin en büyük Chopin yorumcularından birisiydi. Tıpkı List gibi piyanoyu derin bir mistisizm ile yorumluyor, verdiği konserler dinleyicileri üzerinde büyülü bir tesir doğuruyordu.

20.Asrın başlarında Fransa’nın da bir Başbakanı vardı: George Clemenceau..Esas mesleği doktor olmasına rağmen siyâsal bir dehâya sâhipti. Hızla yükseldi. Şeytânî bir zekâya , reelpoliti acımasızlığa ; ama bir o kadar da espri gücüne sâhipti. Siyâsal edebiyat külliyâtında Clemenceau’ya âit bir hayli çarpıcı ifâde vardır. Meselâ i“Askeri adâlet, askeri müzik ne kadar müzikse o kadar adâlettir” sözü Clemenceau’nundur.

Paderewski’nin tersine, Clemenceau kısa boylu, tıknaz ve keldi. Bu iki siyâsetçinin yolu bir gün kesişir. Clemenceau, Polonya Başbakanına ; “Sayın Paderewski, bildiğim kadarıyla Polonya’da sizin ile aynı ismi taşıyan büyük bir müzisyen daha var..” der. Paderewski şaşırmıştır: “O benim” diye cevap verir. Clemenceau yüzüne acıklı bir ifade yerleştirir ve şu karşılığı verir:”Tanrım bu ne sukut (düşüş)!

***

Modern dünyâda, san’at ve siyâset arasında çok tuhaf ilişkiler mevcût. Modern siyâset vasatları esas alıyor. Bu, hâkimiyetin bil’a kayd-ü şart devlete âit olduğu , meşrûiyetini “hikmet-i hükûmetin “ icaplarından aldığı bir târihsel evreden; hâkimiyetin bil’a kayd-ü şart ulusa âit olduğu, meşrûiyetin ise popüler kabüllerden geçtiği modern târihe geçişin kaçınılmaz bir gerçekliği. Bunu elitizmden demokrasiye geçiş olarak da düşünebiliriz. Bahsi geçen dönüşüm, san’at ile siyâset arasındaki ilişkileri de dönüştürdü. Siyâsal iktidârlar , elitist san’atları himâye etmekten vazgeçti. San’at ve san’atçılar , deyim yerindeyse ,sokağa düştü. İlk başlarda bunun san’atları özgürleştireceği, bireysel yaratımları teşvik edip, geliştireceği düşünüldü. Kısmen belki de öyle oldu. Ama ortada kocaman bir geçim meselesi vardı. Bu da san’atları hızla ekonomik manâda bir met’alaşma sürecine soktu. “San’at ürünlerinin” yeniden üretimi ,ekonomik aklın hesaplarına tâbi hâle geldi. San’atsal kaygıların yerini ekonomik kaygılar aldı. Kitlesel ve popüler san’atlar doğdu.

Siyâset ise , uzun asırlar boyunca meta-ekonomik bir fânusta besledikten sonra kapı dışı ettiği san’atları yeniden kabûl etmek için kendi iktidâr hesaplarını dayattı. San’atçılar, ekonomi ve siyâsetten gelen baskıları karşılamakta büyük bir açmazla karşılaştı. Bir kısmı direndi ve trajik sonlarını yaşadı. Bir kısmı piyasaya boyun eğdi. Bir kısmı ise siyâsete döndü. Tabiî bu kategoriler mutlak ayırımları ifâde etmiyor. Daha çok geçişler mevcût. Siyâsete dönüşün çift yanlı geliştiğini düşünüyorum. İlki iktidârlara “tâbiyet”, ikincisi ise “muhalefet”..Bu ikisinin çatıştığı, “resmî san’at” ve “sanatçılar” ile “özgür (?) san’at “ve “san’atçılar” arasında bir kavganın olduğunu biliyoruz. Ama bu ayırım ortak bir payda üzerinde gelişiyor. Neticede san’at ve san’atçı , ideolojiler mârifetiyle “siyâsallaşıyor”. O nispette de bir kabalaşma riski yaşanıyor. Siyâsal kaygıla ,san’atsal kaygılarla yer değiştiriyor. Siyâsal militan figürü ile san’atçı figürü arasındaki mesâfe kapandıkça, kaybeden bizzât san’atlar oluyor. Siyâsal misyonlar arttıkça, san’atsal misyonlar eriyor. Zaman içinde , sâdece siyâsal çıkışlarıyla varolan tuhaf bir san’atçı profili yaygınlaşıyor..Doğrusu şu aralar, sâdece AK Parti veyâ Erdoğan düşmanlığı üzerinden san’atçı olan o kadar çok insan var ki…

San’atın, insanları, ister bireysel, ister toplumsal düzlemde olsun, yaşanan tekmil dünyâ meseleleri, hattâ acılarıyla yüzleştiren bir tarafı olduğunu elbette kabûl ediyorum. Ama bu san’at için sâdece “gerek şarttır;” “yeterli şart değildir”. Kabûl görmemesini anlayabilirim, ama şahsi düşüncem ve san’attan beklediğim; ince bir diyâlektikle, bunları bize hatırlattığı kadar, unutturmayı da sağlamasıdır. Çünkü, şâirin dediği gibi; “Hayat (gerçekten de) kısa, kuşlar uçuyor…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp