Fatih’in secde ettiği yere ayakkabılarla basmak…

Fatih’in secde ettiği yere ayakkabılarla basmak…


Fatih’in secde ettiği yere ayakkabılarla basmak…

 

 

03 Mayıs (1481) Fatih Sultan Mehmed’in vefat yıldönümüydü. Ama kimse, seçim dedikodularına ara verip, üzerinde durmadı. 

Öldüğünde henüz 49 yaşındaydı. Bu kadar genç yaşta ölümünden kuşkulanıp zehirlendiğini iddia eden tarihçiler de oldu, “Nikris=Gut” hastalığından öldüğünü söyleyenler de...

Bir süredir kendisini iyi hissetmemesine rağmen, sefere çıkmıştı. Gebzeyakınlarında, eski adı “Tekfur Çayırı,” (şimdi “Hünkâr Çayırı”) denilen yerde kurulu Otağ-ı Hümayun’a gelir gelmez, yatağa girdi. Bir daha da yataktan çıkamadı. Nihayet 03 Mayıs 1481 Perşembe günüikindi vakti Kur’an sesleri arasında ebedî hayata geçti. 

Fatih’e muasır tarihçilerimizden Âşık Paşazade şöyle yazıyor:

“Vefatuna sebep, ayağunda zahmet vardı. Tabipler ilâcundan âciz oldular. Ahir tabipler cem oldular, ittifak ettüler, ayağundan kan aldular. Zahmet ziyade oldi. Şerab-ı fariğ virdüler: Allah rahmetine vardı.” 

Ve, “Tabipler şerbeti kim virdi Hane/ O Han içdi şerabı kaane kaane” şeklinde ifadelerle, Fatih’in ağzından doktorları suçluyor.

Osmanlı tarihi konusunda çalışmalarıyla ünlü Alman tarihçi ve dilci Franz Babinger (1891-1967) ise, Venedik Cumhuriyeti’nin o güne kadar tam 14 suikast tezgâhlayarak Fatih’i öldürmeye çalıştığını hatırlatıp, Fatih’in zehirlendiğine ilişkin kesin ifadeler kullanıyor. Babinger, bu iş için Venedik Cumhuriyeti’nin, Yahudi hekim Laestro Iacopo’yu kullandığını da belirtiyor. 

Yahudi hekim İstanbul’a gelip güya Müslüman olarak “Yakub” adını almış, Padişah’ın itima­dını kazanarak paşalıkla ödüllendirilmiş ve Fatih’in özel hekimleri arasına girmeye muvaffak olmuş.

Yine Babinger’e göre, Iacopo, mel’un plânı gerçekleş­tirdiği takdirde Venedik Hükûmeti’nden büyük mik­tarda para alacak, ayrıca neslinden gelecek olanlara Venedik vatandaşlık hukuku tanınacak (o devirde Osmanlı Devletinin dışında yaşayan Yahudilerin he­men hiçbir hakkı yoktu), bütün vergilerden ve mükel­lefiyetlerden muaf tutulacaklardı.

Babinger, Fatih’in öldürüldüğünü kesinliğini ifade ettikten sonra, dönme hekimin asker tarafından yakalanarak param­parça edildiğini de kaydediyor.

Fatih’in ölüm haberi “La Grande Aquile è Morta = Büyük Kartal Öldü” başlığını taşıyan ve İstanbul sefare­tinden gönderilen bir mektupla, olaydan 16 gün sonra, Venedik’e duyuruldu. Birkaç gün sonra da acı haber Roma’ya ulaştı. Oradan bütün Avrupa’ya yayıldı. 

Özellikle İtalya’daki cumhuriyetlerde sevinç son haddindeydi. Çanlar çalınıyor, toplar atılıyor, şenlikler yapılıyor, sabaha kadar süren eğlenceler tertipleniyordu. Papa, Avrupa kiliselerine gönderdiği bir talimatla çanların üç gün üç gece çalınmasını ve kiliselerde “şükür âyinleri” yapılmasını emretmişti. Avrupa böylece fethin intikamını alırken, İslâm dünyası ölümü “Şeb-i Arûs”=Düğün Gecesi”sayan telâkkisine rağmen, derin ve hüzünlü bir sessizliğe gömülmüştü. 

Kubbelerden sadece dua ve tekbir sesleri yayılıyordu.

Franz Babinger, “Fatih, günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka herhangi bir hükümdarın kendisiyle karşılaştırılması müşkildir” diyor.

P. Faure ise, “Fatih, Avrupa Rönesansının en büyük ilhamlarından biridir. Rönesans Fatih’in, İkinci Bâyezid’in ve Yavuz’un toleransına çok şey borçludur” (La Renaissance, 7, P. Faure) şeklinde bir itirafta bulunuyor.

Hatırlatma: Batı dünyası İstanbul’un fethini hiçbir zaman unutmadı. Türkiye’ye karşı tavrının sebeplerinden biri budur. Biz ise o muazzam fethin önemini çoktan unuttuk: Unutmasaydık, “feth-i mübin”in yegâne sembol camii Ayasofya’ya her girişimizde, Fatih’in ve fetih ordusunun secdesine ayakkabılarla basar mıydık? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp