Faşizm ruhsal bir hastalıktır

Faşizm ruhsal bir hastalıktır


Adalet faşist zihniyetlerin haz etmediği ve hedef seçtiği bir değerdir. Ferdi ve toplumsal ilişkileri biz ve ötekiler üzerinden kuran faşistler ötekileştirdikleri kişilere karşı her türlü şiddet ve nefreti reva görürler. İslam’ın şiddetle karşı çıktığı bu marazi durum şeytanın izini sürenler için bir üst kimlik olarak algılanmaktadır.

 

Faşizm ruhsal bir hastalıktır ve bu kişiler ahlaki değerlerin ışığında rehabilite olmadıkları sürece kin ve nefret ekmeye devam edeceklerdir. Doğup büyüdüğü coğrafya, sahip olduğu etnik yapı ne olursa olsun faşistin karakteri hep aynıdır. İslam coğrafyasını hedef alan ve masumları katlederek onların kaynaklarını sömüren faşistlerle, “Suriyeliler def olsunlar” diye çıkışan ve onlara her türlü zulmü reva gören faşistler arasında bir fark yoktur. Biri yerli biri yabancı hepsi o…

 

Ülkemizde faşist saldırılara maruz kalan mültecilerin acılarına her gün bir yenisi ekleniyor. Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz Ramazan ayında Adana Seyhan’da mülteci bir genç göğsünden vurularak katledildi. Çıkma yasağını deldiği gerekçesiyle bir polis memuru tarafından katledilen gencin adı Ali’ydi. Ve gurbet içinde gurbeti yaşayan Ali, kör bir kurşunla veda etti hayata. Binbir umutla geldiği ülkemizde ailenin ağır yükünü tek başına sırtlamış bir gençti o. Akranları sokaklarda başıboş dolaşırken Ali, kardeşlerine ekmek parası götürebilmek için ağır şartlarda çalışıyor ve ailenin bütün yükünü sırtında taşıyordu.

 

Ali Suriye’den Türkiye’ye hicret ettiğinde yeryüzünde şiddet ve nefreti yayan zümrelerden kurtulabileceğini düşünmüştü kuşkusuz. Ama öyle olmadı, şiddet ve nefreti yayanlar sadece Suriye’de değil dünyanın dört bir yanında kol gezmekteydi. Ve faşist zorbalar masumları sadece ateşli silahlarla katletmiyor, şiddet ve nefretle ve öldürücü virüslerle de katlediyorlardı.

 

Ülkenin yöneticileri daha fazla kayıp vermemek için önlemler alıyor ve insanları evlerine teşvik ediyorlardı. Fakat ne olduysa Ali o gün çıkmıştı işte. Fakat ona kurşun sıkan zihniyet ihtiyacının ne olduğunu, niçin çıkma gereği duyduğunu sormamıştı, sormaya ihtiyaç dahi duymamıştı. Düşünüyorum… Ali’yi o vakitte dışarı iten şey neydi acaba? Bilmiyorum, bilmiyoruz… Bildiğimiz tek şey Ali’nin bu zulmü hak etmediği gerçeğidir.

 

Ali gurbet içinde gurbete, zulüm içinde zulme maruz kalan ve kör bir kurşunla hayata veda eden bir gencin adıydı artık… Katilin bir polis olması ise olayın bir başka boyutu. Bilirsiniz güvenliğimizi tehdit edecek bir tehlike ile karşılaştığımızda ilk aklımıza gelen kişilerdir güvenlik görevlileri. Böyle durumlarda bir karakola sığınır ya da bir polise gidip derdimizi anlatır ve kendimizi güvende hissetmek isteriz. Fakat gelin görün ki, halkın güvenliğini sağlamakla görevli olan bir memur masum bir genci göğsünden vuruyor.

 

Resulullah, “İşi ehline verin” ifadesiyle meslek erbabının yapacağı işe uygun olmasını ifade etmiştir. Fakat ne yazık ki ülkemizde herhangi bir kuruma eleman alımı yapılırken sadece şahısların aldıkları puanlar dikkate alınıyor. Oysa özellikle emniyet birimlerine elaman alımı yapılırken şahsın sadece sınavda aldığı puan değil, vicdani duyarlılığı ve adaletin tesisi noktasındaki hassasiyeti de dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde halkın güvenliğini sağlamak için görevlendirilen bu kişiler, Ali’nin olayında da olduğu gibi tehlike saçan varlıklara dönüşebilirler.

 

Ali’yi katleden memurun kendini kurtarmak için, “Oruçluydum tetiğe istemeden bastım, dalgındım” gibi açıklamaları ise kabul edilir gibi değil. Kültürümüzde özrü kabahatinden beter diye bir söz vardır, be adam hiç olmazsa bu saatten sonra geri adım at ve zaten Suriyelidir deyip önemsemedim, büyük hata yaptım, Allah beni af etsin de ve hatanı itiraf edip bu vahşi tavrının analizini yap bari. Anlayacağınız katil katlettiği gencin ve onun geride bıraktığı çilekeş ailesinin durumunu empati yapacak kadar insani duyarlılığa sahip değil, o nedenle kendini kurtarabilmek için senaryolar yazmaya devam ediyor. Ne acı değil mi?

Google+ WhatsApp