Fakir-i pür taksir..

Fakir-i pür taksir..


Fakir-i pür taksir..

 

 

Ramazan’a doğru, dini konulara köşemde inşallah daha fazla yer vermek istiyorum. Kendi nefsimizi hesaba çekme açısından bazı kuralları hatırlatmak istiyorum.

Yazdığım şeyler, “ben yapıyorum, siz de yapın” değil, “dinle ey nefsim” diye başlayan türden şeylerdir. Önce itiraf edelim ve “inni küntü minezzalimiyn” diyelim. Ve unutmayalım ki, biz kendimizi değiştirmeden, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.

Kimse kendi nefsinden emin olmasın. Gelecekte Allah’ın bizi nasıl imtihan edeceğini bilmiyoruz. “Korku ile umut” (Havf ve Reca) arasında bir yerde duralım. Ve bilelim ki, bizi gören, duyan, bilen, kadere, rızka ve ecele hükmeden, din gününün sahibi bir Allah var. Hiç kimse rızkından az ya da çok yemeyecek, ecelinden önce ya da sonra ölmeyecek, Allah’ın takdir ettiği kaderinden başka bir kader de yok.

Ehli Suffe geleneğinde, dervişler zengin de olsalar, ihsan, ikram ve cömertlikleri ile ün salarlar ama kendi nefislerine havaici asliye sınırına kadar gerilemiş “fakir” bir hayat yaşarlardı. Kendi fikirlerini ispat derdine düşmezler, kerametleri anlatılarak yüceltilmezler, kendilerini “pür taksir” yani baştan sona yanlışlıklarla malul bir kişi olarak takdim ederlerdi. Şimdikiler kendi nefislerini hesaba çekmek yerine başkalarını “pür taksir” olarak suçlama gayretindeler.

İslam sosyolojik anlamda, “ehli suffe”, “selefi” ve “ehlibeyt” geleneği içinde şekillendi. Biz bu 3 geleneği birbirinden ayırdık ve birbirine karşı savaştırıyoruz!? Her topluluk din büyüklerini sanki İlah ve Rab edindi ve insanlar kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ediyorlar. Aralarında istişare ve şura yapmıyorlar, hakeme gitmiyorlar. Muhkemleri bırakıp, dillerinin ucuna Allah’ın ayetlerini geçirip, müteşabih konularda birbirleri ile tartışıyor ve kendi “zan”larını “muhkem nas” gibi takdim ediyorlar. Kimileri de müteşabih konulardaki farklı yorumları teke indirerek onu muhkem hale getirmek istiyorlar ki, bu da bir fitnedir. Allah bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatini bir gün bize gösterecektir. O gün keskin fetvalar verenlerin boyunları önlerine eğilecektir.

Bu iş ne tek başına Halifeye, ne Şeyhülislama/Diyanete, ne İlahiyatçılara ve ne de kanaat önderlerine bırakılabilir. Hepsinde de nakısalar vardır / olabilir, hepsinde de güzellikler vardır / olabilir.

Din ve tarihi televizyonlarda değil, okuyarak öğrenelim, anlamaya çalışalım lütfen ve kendi nefsimize bu okumalardan dersler çıkartalım ve sakın ola ki, kafanızı kiraya vermeyesiniz!

Bir dost bir internet sitesinden gördüğü bir mesajın üzerine notlar düşüp göndermiş. Ben de onlara bazı eklemeler yaptım. Daha sonra bu mesajda anlatılanların kalan kısmına geri döneceğim ama o mesajdaki sorgulamaların bir bölümünü bugün sizlere aktarmak istiyorum:

Kadınlara dokununca abdest bozulur da, yetim hakkına dokununca namaz kabul olmaz. Bakınız; “Vay o namaz kılanların haline ki” diye başlayan ayete. Her hâlükârda sabredenlerden, şükredenlerden ve direnenlerden olalım. Kur’an-ı Kerim’de insan, kan dökücü, zalim, cahillikle de suçlanırken, ekmel-i mahlûkat, eşrefi mahlûkat olarak da anılırken, kitapta 292 kez geçen HAK merkezli düşünmeyiz de, “Hüman” merkezli düşünür, insanın heva ve heveslerini, ihtiraslarını merkeze alırız.

Salat’ı “Namaz” diye çevirdik. İbadetler ritüel ve seremonilere dönüştürülüyor ya, bu anlamda artık Nüsuk / Menasik pek kullanılmıyor. Nüsuk, ibadetin eylem olarak eylemin kimin adına yapıldığını ilan etme durumudur. Allah yolunda zaman, para, emek, kim ne harcarsa, Allah onlara, bu gayretinin karşılığını, 10 katı, 100 katı, hatta 700 katı ile geri verecektir.

Bakın Hristiyanlar Peygamber kabul ettikleri İsa mesihi Rab ilan ederek sapıttılar. Peygamberlere biat bile şartlı iken (Mümtehine 12) din, siyaset, kanaat önderlerine mutlak bir bağımlılığın, şeyhine, liderine, partisine sorgusuz, sualsiz teslim olmanın bir meşruiyeti olabilir mi? Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin denmedi mi bize. Bu ayeti açıklayan hadis-i şerife bakın lütfen!

Sahi, neden cami, Kur’an kursu, dindar sayısı arttıkça bizim imanımız ve teslimiyetimiz azalıyor? Maddeyi kazanırken manayı mı kaybediyoruz yoksa! Servet güç, başımızı mı döndürüyor. Sahi, İmam Hatipler ve İlahiyatlarda namaz kılan öğretmen, öğrenci oranı ne biliyor musunuz? Ve sosyolojik tabanımızı oluşturan meslek okullarının bu anlamda durumu ne? Neden sahabi elindeki Kur’an sayfaları ile ilayı kelimetullah için dünyaya meydan okurken bu din bugün 2 milyar inananı ile gadre uğradı? Kuyudaki Yusuf’u Mısır’a sultan eden Allah, bizi yeryüzünün varisi kılmak isterken, yeryüzünü bize mescid kılmak isterken, bu yardımın bize ulaşmasını engelleyen ne? Cahilliğimiz ve zalimliğimiz olmasın sakın. Çünkü Allah cahil, zalim, kâfir, münafık, fasıklar topluluğuna yardım etmez.

İcma tartışmasız birliktir. Cumhur çoğunluğun iradesini ifade eder. Tek başına çoğunluk her şeyi ifade etmeyebilir. Cumhuriyet çoğunluk rejimidir, demokrasi çoğulculuk.. Ne çoğunluk ve ne de çoğulculuk tek başına doğruluk, hak, hukuk değildir. Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatinin bize gösterileceği bir gün var. Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde hayır olabilir. İttifak ettiğimiz zaman birlikte hareket eder, ihtilaf ettiğimiz zaman birbirimizi mazur görürüz. Maalesef insanların çoğu, cahil ve zalimdir. Hz. Lut ve Hz Nuh’un çevresinde kaç kişi vardı? Hz İbrahim neden tek başına idi? Çoğunluk neredeydi?

Arı bal yapmam, güneş doğmam, gece kararmam, kış üşütmem, gündüz ışıtmam, koyun süt vermem, inek et vermem diyebilir mi? Peki her şeyin hizmetine sunulduğu insan ona verilen AKIL nimeti ile Rahman›ın halifeliği görevinden neden kaçar? Bu konuda binlerce örnek verebileceğimiz Sünnettullah’ta hiç bir varlık reddetme imkânına sahip değilken insan kendine sunulan bu “özgürce” seçim hakkını neden kendi aleyhine kullanmaktadır! Her şey Allah’ın iradesine bağlıdır. Bizden istenen onun rızasına tabi olmamızdır ve bu konuda muhayyer bırakıldık. Kula kulluk etmeyecektik, ama ne oldu ise oldu işte. Kendimizi bir sürü İlahlar ve Rabler edindik, nefsimizin, ihtiraslarımızın kulu, kölesi olduk. Şunu unutmayalım ki, ihtirasla istediğiniz her ne varsa o sizin imtihanınızdır. Dikkat edin, size hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir. 

Kulluk denilince, namaz, oruç, hac, zekâtta “vay o zaman kılanların haline ki” diye başlayan ayet aklımıza gelmiyor. Mekke’de Safa ile Merve arasında koşarken Hacer annemiz yoksa yanınızda, kurban keserken İsmail gelmiyorsa aklınıza o ibadetten geriye kalan ne ki!  Mesela neden “din” denilince, önce iman gelmez aklımıza. İman olmadan amel olur mu? Neden hak, hukuk, adalet, zulümler, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, susuzlar, giderek artan boşanmalar, dağılan aileler, işkence, topluma ilahlık taslayanlara, Rablik taslayanlara “La ilahe” demek, haksızlıklar karşısında susmamak gelmez aklımıza. Oysa günlük ibadetler bu sorunlulukların farkında olduğumuzun Allah huzurunda ikrarıdır. Gereğini yapmaya verilen bir sözdür bu ibadetler. Mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle Allah yolunda olma iradesinin ifadesidir. Kadiri mutlak ve bir olan, din gününün sahibi Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olma kararlığıdır.

Şu cehennem ateşine dayanıklı kefen üretme gayreti yerine, bizi cehennem ateşinden asıl koruyacak olan, kış soğuğunda üşüyen çocukların bedenini ve kalbini sıcak tutacak gayretler üretme konusunda tembellik ediyoruz. Bu günlük de bu kadar. Selam ve dua ile.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp