Fabrika ayarlarımızı bozdular!

Fabrika ayarlarımızı bozdular!

Gerek bizim temel kaynaklarımızda anlatılanlara, gerekse Batılı gezginlerin şehadetlerine bakılırsa, biz eskiden “dosdoğru” Müslümanlardık! Yürek pusulamız kıbleyi gösterir, Peygamber Efendimiz gibi yaşamaya çalışırdık. Bir işi yapmadan önce sorgulardık: “Dinen ve kanunen meşru mu, gayrimeşru mu? Günah mı,

Fabrika ayarlarımızı bozdular!

 

 

Gerek bizim temel kaynaklarımızda anlatılanlara, gerekse Batılı gezginlerin şehadetlerine bakılırsa, biz eskiden “dosdoğru” Müslümanlardık!

Yürek pusulamız kıbleyi gösterir, Peygamber Efendimiz gibi yaşamaya çalışırdık.

Bir işi yapmadan önce sorgulardık: “Dinen ve kanunen meşru mu, gayrimeşru mu? Günah mı, sevap mı, müstahapmı? Yasak mı, serbest mi?” 

“Günah”tan, “şüphe”den ve “yasak”tan uzak dururduk… 

Batılılaşma serüvenimizle birlikte her şey birbirine girdi. Şuurumuz alabora oldu. Yürek pusulamızın ayarı bozuldu. Kadim kültürümüzle, üzerimize monte edilen batı kültürü arasında sıkışıp kaldık.

Arabalarımız Avrupa, trafiğimiz Mısır!..

Kıyafetimiz İngiltere, davranışımız Uganda!.. 

Evliliğimiz Müslüman, boşanmamız Hıristiyan (nikâhımız iki arada bir derede)!..

Gelirimiz Türkiye, harcamamız Amerika!..

Modamız Fransa, nezaketimiz Etiyopya!..

Ölülerimizin bazılarına “Müslümanca” Fatiha okur, bazılarına “Avrupa usulü” saygı duruşu yaparız!..

Mübarek gecelerimizi “Müslümanca” kutlarken, yılbaşı gecelerini “Hıristiyanca”kutlarız!..

Anne-babalarımızın elini öpmek için “Anneler Günü”nün, “Babalar Günü”nüngelmesini bekleriz!..

İnancımızla hâlâ “Müslümanız elhamdülillah!” Ama hayat tarzımıza bakınca ne olduğumuz pek de anlaşılmıyor!

“Fabrika ayarlarımızla oynandı” demem bu demedir işte! Ayarımız bozuldu. Şaşkın ördekler gibiyiz!

***

Eskiden dindar Müslümanların, temel ihtiyaçlarla sınırlı, son derece sade, gösterişsiz bir hayat tarzları vardı. Ellerindekini paylaşır, dünya ötesi emellerin hizmetinde harcarlardı. Şimdi ise tam tersi bir hayat yaşıyoruz…

Batılılaşma süreci bizi “dünyacı=seküler” yaptı. Artık zengin dindarların bile “moda”ları, moda dergileri, “manken”leri, “defile”leri, “balayı”ları, tatil köyleri hatta “tesettür mayo”ları var. 

Eskiden, “takva”mızla değerlenirdik; artık “marka”mızla değerleniyoruz!

Anlayacağınız “takva” ile “marka” arasında kaldık. Artık pek kimse “günah”a, “sevab”a bakmıyor. Kazancımıza ve o kazancın sağlayacağı lüksümüze bakıyoruz!

Eskiden böyle değildik: Müslüman hayatlar ebediyete dönüktü…

Dünya “ebedi” imiş gibi algılanmaz, “ahiretin tarlası” olarak görülüp yaşanırdı…

Mü’minler birbirlerini “çıkar” için değil, “Allah için” severlerdi. 

Müslümanın içten pazarlıkları yoktu. 

Müslüman, göründüğü gibiydi: İçi başka, dışı başka dindara nadiren rastlanırdı.

Anlaşılan o ki, kendimize yeni bir âyar çekmemiz, yürek pusulamızın ibresini yeniden “kıble”ye ayarlamamız lâzım.

Bunu devletten beklemeyin: “Laik devlet”in işi bu değildir…

Hatta Yılmaz Özdil’in “hediyesi 2.500 lira” olan “Atatürk” kitaplarından bile beklemeyin!.. Her ferdin kendi ayarını düzeltmesi lâzım. 

 

yavuz bahadıroğlu

yeni akit

Google+ WhatsApp