Evveli, âhiri…

Evveli, âhiri…


Teknolojizm târihi kendi sıçramaları üzerinden tasnif eder. Bugünlerde bu bakış zirve yapmış durumda. (Peak mi deseydik?). Elyevm idrak ettiğimiz süreci “4.Sanâyi devri” olarak târif etmek, üzerine “Dijtal Çağ” etiketini iliştirmek moda oldu. Süreci kapitalizmin sonu olarak ilân etmek de cabası. “İnsansızlaştırma” kavramı da sık sık müracaat edilen başka bir kavram. Hâlbuki bu târif ve tasnifleri yapmak “insansızlaştırıcı” bakışın bizzat kendisi. Târih ,ister beğenelim ister beğenmeyelim , payını abartalım veyâ azaltalım, “insan” odaklıdır. Târih, insanın başdöndürücü mâceralarıyla yüklüdür. İnsanı târihten kovmak ve eldeki maddî kalıntıları târih olarak nitelendirmek çok çelişkili bir bakıştır.

Şahsî değerlendirmem, maddî ve maddî olmayan medeniyet eksenli bir bakıştır ve insanın nesneleşme ve özneleşmeye giden süreçlerin mecmuunu temel alır. Teknolojik târih bir maddî birikim olarak elbette târihin bir parçasıdır. Teknolojik unsurların ne olduğu, hangi seviyeleri temsil ettiğinden daha mühim olan çift yanlı olarak hem insanın onu; onun da insanı nasıl tasarruf ettiğidir. Bunlar da çok defâ öngörülemez. Târihi de câzip kılan bu olsa gerekir. Dijital dönüşümler öngörü boşluğunu derinleştirerek besliyor. Spekülasyonların patlaması da bu öngörülemez boşluğun büyümesiyle alâkalı görünüyor. En kolay yol da teknolojinin insanı teslim alacağı bir dünyevî âhiretin resimlenmesi olarak tezâhür ediyor. Bu ihtimâli kaçınılmaz bir son olarak resmetmek, aslında onu olağanlaştırmaya yarayan bir şey.. Hele hele, bu resimleri şeytânî, ama bilinemez , ulaşılamaz çevrelerin komplosu olarak servis edip, sonra da “korkmayın “ demenin de bir manâsı kalmıyor. Tespitlerin yanlış olduğunu iddia etmiyorum. Ama her doğrudan illâ ki doğru türeyeceğine inanmıyorum. Pek çok yanlışı kazıyalım, altından doğrular çıkar.

Evet, “dijitâl devrim” zâten başlamış olan bir yabancılaşma sürecini en uç noktalarını zorluyor. Yabancılaşma, “insan-insan” ve “insan-tabiat” bağının ve münasebetlerinin dolaylılaşmasını ve giderek kopuşunu ifâde eden bir kavramdır. Kapitalist modernleşmenin bunu derinleştiren süreçlerle yüklü olduğunu biliyoruz. Modern bilimsel-araçsal akıl, bürokrasiler, teknokrasiler bunun taşıyıcılarıdır. Ama zihnimi kurcalayan ana meselelerden birisi de bunun nasıl bu kadar kolay başarılabildiği sorusudur. İnsanlık bu sele nasıl kapıldı? Bunun cevâbı modernlik öncesi hayat tarzlarının çilesidir. Bu çileler çok defâ anlaşılmaz. Toprağa dayalı ve “ilkel” tekniklerle sürdürülen hayat tarzlarının, onu yaşayan insanlar üzerinde nasıl büyük çile yükü doğurduğu görmezden gelinir. Kapitalist modernleşmenin doğurduğu meseleler idrâk edilince, modernlik öncesi evrelerin çileleri unutulmuş, romantik-nostaljik bakışlarla yapılan değerlendirmeler bu çileli târihleri Kaybedilmiş Cennetler, Altın Çağlar olarak güzellemiştir. Tuzak da burada. Kapitalist modernleşmenin bu kadar iknâ edici olmasının sebebi, en büyük vaadinin “insanları bu çilelerden kurtarmak”, onu hak ettiği refah ve rahatlığa ulaştırmak olduğunu görebiliyoruz. Eşitsiz ve gayrı âdil dağılım bir tarafa, en azından orta sınıf ölçeklerdeki tombullaşmalarla bunun görece başarıldığı devirler de yaşanmadı değil. Ama ne pahasına? Mesele de bu. Bunun mâliyeti yabancılaşma oldu. İsveç ve Japonya gibi toplumlar bu mâliyeti ağır bir şekilde ödeyen toplumlardır. Bireyselleşme vaadi, yalnızlaşmayla; özgürleşme vaadi, disiplin toplumunun katı normlarıyla; rekabetçilik, psişik yıkımlarla; sağlanan refahın tasarrufu ise alay ederecesine posası çıkmış kitlelerin emeklilik ödülü olarak geri döndü. Refah artışı ile artan intihar vak’aları arasındaki tuhaf korelasyon bu çelişkilerin en dramatik ve çarpıcı göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Kapitalist modernleşme insanlığı “germe” ve “çözme” işini son derecede başarılı bir şekilde götürüyor. Üretken disiplin toplumunu kurarak, insanlığı evvelâ gerdi. Sonra da kredi ilişkileri üzerinden disiplinsiz tüketim toplumunu dayatarak onu çözdü. Biz de bunu özgürlük zannettik. Yeni evreyi kapitalizmin kapasite arttırımı olarak değerlendiriyorum. Bu, germe ve çözme süreçlerini mekanik ve yer değiştirmeli olarak değil de eş anlı olarak başarma kapasitesidir. Küyerellik(Glocalism) olarak takdim edilen de budur. Yeni teknoloji bunun imkânlarını sağlıyor. İnsanlığı eş anlı olarak hem dağıtan hem de eskisinden daha berbat ölçekte merkezîleştiren bir süreç bu. Bu dağıtık yapıları müthiş bir özgürleşme fırsatı olarak değerlendirmek tek dereceli bir değerlendirmedir. Süreç diyalektik işliyor. Küreselleşmecilik, evet temelde yeni merkezîleşmenin adı. İnsanlık güzellemeleri üzerinden evrenselci mesajların en güncel taşıyıcısı. Devlet ve ulus odaklı yerleşik yerel yapılarla çatışıyor. Ama bu çatışmayı artık doğrudan yapmıyor. Ulus devleti, inşasında ezdiği yerelliklerle yüzleşmesini zorluyor. Yerelleşmeyi reddetmiyor. Yerelliği sahihleştirerek , hatta destekleyerek ulus devletlerin yerelliğini çözmeye çalışıyor. Bu çözülmelerle dayattığı merkezîleşmeyi daha emin başarabileceğini öngörüyor.Çok daha sıkı kontrol edilen, çok daha rahat sevk ve idâre edilen ; o nispette de yerelliğine mahkûm edilmiş bir insanlığı arzuluyor. Hâsılı çözülürken merkezileştirilen bir insanlık.. Evveli bu değildi belki; ama öyle görünüyor ki âhiri de bu…

Google+ WhatsApp