Evrenselcilik ve yercilik

Evrenselcilik ve yercilik


Evrenselcilik ve yercilik

 

 

irbirine bu iki kavramdan daha zıt durabilecek pek az kavram çifti olsa gerekir. Kanaâtimce bu keskin farklılığı daha berrak kavrayabilmek için “yer” ve “zaman” kavramının üzerine gitmek gerekiyor.

Video: Evrenselcilik ve yercilik


Evvelâ evrenselcilikten başlayalım. Evrenselcilik “yer tanımayan” ; kendisini “yer ile kayıtlamayan” bir bakışı anlatıyor. Burada kastedilen felsefî tartışmalara konu olan yer (place) değildir. İsterseniz buna zemin (ground) diyelim. O hâlde kısa ve geçici bir tarif verebiliriz. Evrenselcilik bir nev’i zemin tanımazlıktır. Yercilik ise zemini soyut, lâlettayin bir yer (space) olmaktan çıkarıp; şu veyâ bu sâikle odağa almayı; dahası bir “mekân” (place) hâline getirme arayışını ifâde eder.

Zemin bizi rapt eden bir gerçekliktir. Yâni bizi en maddî düzeyde yerçekimi kânûnundan başlayarak “bağlar.” Bunun bâzı yararları olduğunu herkes kabûl eder. En başta savrulmaya, dağılmaya mâni olur. Bize bir emniyet duygusu kazandırır.

Ama her şey bununla sınırlı değildir. Zemin ile kayıtlı olmak aynı zamanda büyük bir bıkkınlık ve iç sıkıntısı doğurabilir. Emniyet duygusu, yerini boğulma hissine bırakabilir. Bunu en güzel taşra karakterize eder. Sabahaddin Ali’nin Hânende Melek başlıklı hikâyesinde dâva vekili Hüseyin Avni Bey, veyâ Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet, “suda değil, bir yerde” boğulmayı ne güzel anlatır. Çocukluğunu ve yeni yetme delikanlılığını bir taşra kasabasında geçirmiş bir tanıdığım, “tren rayları da olmasa ve ben onları saatlerce seyredip hayâl kurmasaydım ölmem işten bile değildi” diye anlatmıştı taşra boğuntusunu…

Zemin ile kayıtlı olmamak, esâsında en başta dinsel bir meseledir. Dinlerin kısm-ı âzâmı zemin ile kurulmuş olan veri, cârî bağları tanımaz. Bizi târihsel bir mekânın kayıtlamalarından kurtarır. Ama kanâatimce bu, mekândan çok zamanda; tipik olarak sonsuzda tınlıyor. Gökkubbeye bakmak, sonsuzu düşünmek; daha doğrusu düşlemek, bunun neredeyse reflekse dönüşmüş belirtileri olarak zuhûr etmiyor mu? Şimdi dikkât edelim; bu noktada ilgi odağımız zemin (ground) veyâ mekân (place) olmaktan çıkıyor; uzaya (space) kayıyor.

Bir mühim mesele daha var: Zeminler, en başta iklimler, tabiat şartları büyük farklılıklar ortaya koyuyor. İnsan mukadderatlarını belirliyor. İnsanları çevrelerinin mahsulü hâline getiriyor. Aslında üzerinde yaşadığımız bir zemine bize âit ve bizi anlatan bir mekân gözüyle bakmaya başlamamız; bu mukadderat bağının kurulmasıyla başlıyor. ”Yabancı" ise , her ne kadar türdeşimiz de olsa, bu bağa göre tarif görüp dışarıda bıraktığımız kişi oluyor. Yabancı, kardeşlikten attığımız bir türdeş değil midir? İşte, yine orijinal olarak dinlerin vaz ettiği, mekânsal mukadderatımız dışında, cümle yabancılıkları sona erdirecek çok daha büyük bir mukadderatın mevcût olduğu inancdır. Bu sebeple, dinler mekân kavgalarını sona erdirmeleriyle temâyüz eder.

Evet; aslında mesele gâliba şu: Zemin mi bizi belirleyecek; değilse, bidâyetinde kendi içinde alabildiğine farklılıklar içeren muhtelif zeminleri, nihâyetinde belirleyecek ve bütün bu farklılıkları eritecek; böylelikle bize de nefes aldıracak bir üst belirleyici olacak mı?

Modernlik, özünde dînî olan bu bakışı olsa olsa dünyevîleştirdi. Buna da evrensellik dedi. Evrensellik düşüncesi zâten mevcuttu. Yeni bir şey gibi ortaya koyulmasıydı tuhaf olan. Dönüşüm, evrensellik bakışının, Tanrıyı dışlaması ve merkezine insanı koymasıydı. Dahası, bu sûretle özgürlük ölçüsünün de yerine oturtulmasıydı. Dinlerin evrenselciliği, mekânlara olan bağımlılığı tasfiye ediyordu, etmesine. Ama modernin gözünde bu eksik bir özgürleşmeydi. Çünkü, mekanları da üzerindeki insanlıkla berâber Tanrı’nın irâdesine bağlıyordu. Hâlbuki modern evrenselcilik, hem mekânlara olan “manâsız” bağımlılığı; hem de Tanrı’ya olan bağımlılığı sona erdiriyordu. Bunun adı da artık özgürlüktü. Bu işi Evropalı otoritelerden ikmâl eden Tevfik Fikret ,“Vatanım ruy-i zemin, milletim nev’i beşer” derken bunu anlatıyordu.

Tabiî ki, bu kopuşun ağır mâliyetleri oldu. Kopuşu birileri zaman ve zemin karşısında özgürleşme olarak görürken; başkaları da köksüzleşme veyâ morâl düşkünlük (decadance) olarak gördü. Unutmamak gerekir ki, yerciliklerin “eve dönelim” çağrıları da, evrenselcilerin “evden kaçalım” çağrıları kadar moderndir.

Ama bana en tuhaf gelen husus şu: ister dinsel, ister modern karşılığıyla evrenselcilik bir morâl iddia idi. Buna mukâbil, yercilikler de kendi morâl sâiklerini ortaya koyuyordu. Ama praksis olarak hayât yine yaptı yapacağını.Küreselleşme, evrenselciliğin en ahlâk dışı (a moral) yoz halkası olarak bizi içine aldı. Küreselleşme M.Augé’un ifadesiyle mekân olma vasfı taşımayan yerlerin çölleştirdiği bir yavan ve sanal evrensellik. Yer artık bir müphemiyetin karşılığı; sanki var, ama aslında yok. Kardeşlik ise yığınsal rastlaşmalar ve akışlarda akla bile gelmeyecek bir ihtimâl. Yercilik ise, zeminlerin kayganlaştığı kaygan, cıvık dünyâda hakikâten de zor zanaat….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp