Ev hikayeleri

Ev hikayeleri


Korona salgını sebebiyle evlerimize “mahkûm” yaşamaya başladık. Bu da bizleri âdeta “sudan çıkmış balığa” döndürdü. Geçen yazımda bu hususta bir şeyler yazmıştım. Bugün biraz da meselenin psişik boyutuna bir bakalım.

Modern Batı literatürü kamusal hayâtın güzellemeleriyle yüklüdür. İnsan teklerinin “kuru”, “kısır” özel alanlarının dışına çıkmasını teşvik eden her nev’i dinamiğin yanında yer alır. Açık havaya kavuşmak ile özgürleşmek arasında sıkı bir bağ kurulur. Bu aynı zamanda “bireyselleşme” ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bireyselleşme tecrübesi , birincil sosyal çevreden, yâni içine doğulan ilişkilerden ayrışmayı ifâde eder. İmlenen aşağı yukarı şudur: Evde özgür olunamaz. Evinden kopmayan ise asla özgür olamaz. Çünkü birincil ilişkileri ,bireyselleşmeleri istemeyen ve ezen gelenekler belirler.

Kamusal hayâtın içinde özgürleşmek , pozisyonel olarak evlerinden kopmuş bireylerin kendi aralarında oluşturdukları mesâfelere dayalı olan bir toplumsal ağda gerçekleşir. Kamusal mekânlarda bireyler geçmişlerini taşımaz; tam tersine olarak ardlarında bırakır. Bu bir burjuva bakışıdır. Modern edebiyatlar i bu kopuşun trajik-heroik taraflarını bol bol işler. Geleneklerin, eskinin hüküm sürdüğü evler ile yeninin dinamiklerini ihtiva eden kamusallık arasındaki gerilim sık sık vurgulanır. Bu sûretle “yeninin” alanı olarak kamusal hayâtlar “ilerleme” fikri ile taçlanır.

Bahsettiğimiz bu kurguyu büyük ölçüde Aristo’nun asırlar evvel yapmış olduğu bir ayırıma borçluyuz. Aristo ev hayâtını “idion”, kamusal hayâtı ise “koinon” olarak kavramlaştırır. İnsanın bir madde (potansiyel) olarak ereği(telos) kendisini insan formuna kavuşturmasıdır. Bu da aklın (logos) eserinin bile olmadığı evde değil, kamusal mekânlara karışarak , orada tecrübe edilerek başarılır. (Bilindiği gibi ahmaklığı vurgulayan “idiot” kelimesi idion’dan türetilmiştir).

Aslında sürecin maddî plânında kapitalizme özgü üretim ilişkilerinin dinamiği belirleyicidir. Bu da üretim olgusunun kamusallaşmasını ifâde eder. Mesele şuradadır: İnsanları evlerinden koparan süreçler gerçekten özgürleştirecek midir? Büyük kitleler için bu hayâta geçmemiştir. Onları dışarıda bekleyen özgürlük değil, ekonomik ve bürokratik katı disiplinler olmuştur. Kamusal hayâtın keyfini çıkaran daha çok şehirleşmiş aristokrasiler ve burjuva entelektüeller olmuştur. O da çok uzun boylu olarak değil. Çünkü bireyselleşme tecrübelerinin kısm-ı âzâmı tek başına kalmalarla, yabancılaşmalarla seyretmiştir.

Özgürleşme tecrübesi aslında riskli bir tecrübedir. Burjuvaların esaslı bir kısmı , avangard entelektüellerinin bayraklaştırdığı bu tecrübeyi hissetmiş ve korkmuştur. Burjuva muhafazakârlığı aslında bu korkunun türevidir. Bu korku püritan burjuvalarda derin bir şekilde hissedilir. Tutunamamak, savrulmak, kaybolmak vb duygulardır bunlar. Evi en başta yeniden kutsayan da pürütan burjuvalar olmuştur.

Fıtrata aykırı bir yapısı olan üretim toplumu uzun süre yaşayamadı. Sanayi Devrimi ile onun çözülmesi arasındaki zaman aralığı tahminlerden daha da azdır. Üretim süreçleri, bilindiği üzere kendisini yenilemeyip parçalandı ve dağıldı. Kamusal hayatlar da büyük bir boşluğa düştü. Herşey birden ve beklenmeyen ölçülerde entelektüel derinlik ve yükümlülüklerinden arınarak kültürelleşti. Üretkenliğin yerini fırsatçılık aldı. Yeni bireyselleşme dinamikleri de bunun üzerine kuruldu. Verimsiz kültür endüstrileri , hizmetler sektörü üzerinden bu boşluklara yerleşti. Tüketim toplumu olarak bildiğimiz de budur.

Bu süreçte tuhaf olan evin yeniden kazandığı prestijdir. Yeni teknolojik imkânlarla pek çok işin evden yürütülebilir hâle gelmesi bunun göstergesidir. Diğer taraftan mortgage düzeni de, postmodern bir tutku olarak aynı sürecin üzerinde yapılanmıştır. Ama bu gelişmeler mahremiyetin canlanması olarak anlaşılmamalıdır. Artık evler yeni kamusal hayâtın göstergelerinden birisidir. Mesele, ev sâhibi olarak sağlanan kamusal bir prestijdir. Maksimalistlerden minimalistlere, sık sık ev yenilemek, olmazsa tutkulu bir şekilde evin içini yenilemek ev ile kurulmakta zorlanan postmodernlerin şaşkınlığını yansıtır. Geçmodern dünyânın evleri kamusallaşma tecrübesi yabancılaşma ve yalnızlaşma olan bireylerin ,bunları evlerinde yeniden üretmesidir aslında. Özel alanlardan kamusal alanlara savrulup durmak; bu savrulmalar üzerinden avunmaktır bizimkisi.

Karantina günlerinde kaybettiğimiz bu aldatıcı, oyalayıcı savrulmaları yaşayamamaktır. Celebrity’nin ucuz çağrıları, evde kalmanın ihmâl ettiklerimizle yüzleşmek için bir fırsat olduğunu söylemeleri, nimetlerini sayıp dökmeleri uçucudur. Eğer karantina bir kaç ay daha devâm ederse onları da görürüz. Elbette salgından korunmak için evlerimizde kalacağız. Kendi dünyalarını zâten kurmuş olan çok küçük bir azınlık için sıkıntı yok. Sıkıntı başka hayâtları yaşamanın dışında tecrübesi olmayan büyük kitleler için..

Google+ WhatsApp