“Eskiyi unut,yeni yolu tut” (1)

“Eskiyi unut,yeni yolu tut” (1)


“Eskiyi unut,yeni yolu tut” (1)

 

 

1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel, “Atatürk’ün Eğitim Bakanı” olarak şöhret bulmuş bir isimdir. Bugünkü Milli Eğitim sistemi de hâlâ onun çizgisinde yürüyor. 

Çok yönlü bir politikacıydı. Çok yönlerinden biri de şiir yazmasıydı. Yazdıklarının ne kadar “şiir” olduğu elbette tartışılabilir, ama Milli Eğitim Bakanı olursanız şiir niyetine yazdıklarınızı ders kitaplarına geçirmek kolaydır.

Benim ilkokulda ve ortaokulda okuduğum ders kitaplarında da “Habal Ali Yücel şiirleri” vardı. Bunlardan biri de 23 Nisan’a aitti:

Yirmi üç Nisan/ Yurdu koruyan/ Yarını kuran/ Sen ol çocuğum!” diye başlar, “Eskiyi unut/ Yeni yolu tut/ Türklüğe umut/ Sen ol çocuğum!” diye devam ederdi.

Tabii o dönemin ders kitaplarında “Atatürksüz şiir” olmazdı (hâlâ yok). Hasan Ali de bunu unutmamıştı: 

“Bizi Kurtaran/ Öndere inan/ Sözünü tutan/ Sen ol çocuğum!”

Ben asıl “Eskiyi unut” diye başlayan bölüme takılırım. Hasan Ali, o dönemin amacını tek mısrada özetlemişti: “Eskiyi unut, yeni yolu tut”…

Tamam da “Yeni yol” neydi acaba? İşin bu tarafı muğlaktı ve rivayetler muhtelifti… 

“Yeni yol” uğruna ezan değişti, alfabe değişti, lisan değişti, tarih değişti, kılık-kıyafet değişti, takvim değişti, isimler değişti, saat değişti (“Alaturka” iken “Alafranga” oldu), hatta selam değişti… 

Toplumsal hafıza bu hızlı değişim sürecinde alabora oldu: Öylesine zorlandı ki, âdeta silindi (reset)…

Ve gitgide “eski”yi unuttuk: Kültür ve medeniyetimizden eser kalmadı.

Ama artık böyle gitmez: Çöpe giden kültür ve medeniyet hafızamızı tazelememiz gerekiyor. Unutturulanları hatırlamaya çalışmamız lâzım.

Hatırlayalım ki, güzel âdetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz vardı. Tanzimat sürecinde düştüğümüz “Batılılaşma tuzağı”, cumhuriyet döneminde katmerleşti, genel ve yaygın ifadesiyle “bizi biz yapan” ve bizi başka milletlerden ayıran değerlerden, özelliklerden uzaklaştık…

“Meselâ” diyelim ve bazılarını hatırlamaya çalışalım…

Bir yere mahalle kurulmadan önce mescit inşa edilir, “imam evi”, “müezzin evi”, “kayyum evi” derken, semt yavaş yavaş “mahalle”ye dönüşürdü. Her mahallenin en vazgeçilmezi “mahalle mescidi” ve “mahalle imamı” ve “komşuluk”tu. Mescide “Beytullah” (Allah’ın evi) dendiğine göre, mahallelerde Allah merkezli bir hayat yaşanırdı…

Her “külliye” toplumun “Hayat Merkezi”ydi. Yüreğinde cami bulunan külliyelerde soluklanırlardı. Şimdi her mahallede, üstünde “Yaşam Merkezi” yazan bir AVM var!

Sünnet tüm ayrıntılarıyla baş tacı edilirdi. 1830’larda İstanbul’a gelip dokuz yıl kalan Fransız gezgin Brayer’in de belirttiği gibi, bu ülkenin Müslümanları “Peygamber Hazret-i Muhammed’e hayrandı… Hayatlarını ona göre düzenlemeye çalışırlar, sadece onu örnek alır, onu taklit eder, sadece onun izinden giderler”di…

Şimdi izler karıştı…

Hayat “zikir kokulu”ydu: Her işe “Bismillah” diye başlanır, sonunda “Elhamdülillah” çekilirdi. Hatta öfkelerinde, hayretlerinde ve yılgınlıklarında bile “Allah” vardı. Her adım, “Tevekkeltü Alellah” diye atılır, kızınca, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” çekilir, hayret edildiğinde “Hay Allah!..”, “Allah Allah”, “Lailahe illallah”, “Fesübhanallâh!” denilir, haksızlığa uğranınca “Hasbünallâh!..” eşliğinde Allah’a sığınılır, daha olmazsa “Neuzubillah!” denilerek yaka silkinirdi…

Pazartesi devam ederiz inşallah…

 

yeni akit

Google+ WhatsApp