Eskiden “moral-motivasyon” merkezlerimiz vardı

Eskiden “moral-motivasyon” merkezlerimiz vardı


Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi’yi sık sık Bilecik’teki Şeyh Edebali Tekkesi’ne götürürdü. Küçük Osman, tekke sohbetlerinde Şeyh Edebali’yi can kulağıyla dinlerdi.

Osman Gazi, “insan”nın kıymetini, “vicdan”ın mahiyetini, “ahlâk”ın asaletini, “adâlet”in hikmetini ve “devlet-i ebed müddet” kavramınınanlamını o tekke sohbetlerinde öğrendi. 

Rivayete göre, Osman Gazi’nin dergâhta misafir bulunduğu bir gece, rüyasında Şeyh Edebali›nin göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının âlemi kapladığını, altından nehirlerin aktığını, insanların bu nehirlerden geçtiklerini görmüş…

Sabah olup rüyayı Şeyh’e anlatınca, Şeyh Edebali, “Gördüğün rüya devlet müjdesidir” demiş, “sen, Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun ile evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Soyundan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam’a kavuşmasına senin soyunu vesile edecek...”

Osmanlı Devleti işte bu dergâhta doğdu. Devletin büyüme ve gelişme aşamasında da tekkeler, zaviyeler ve dergâhlar önemli roller üstlendiler.

Bu yadırganmamalıdır: Zira tekke ve zaviyeler, bize öğretildiği gibi, “örümcekli kafa üreten” müesseseler değil, insanı ruh ve yürek plânında olgunlaştırıp aydınlık ufuklara açılacak bir kıvama getiren merkezlerdi. 

Olumsuz propagandaların etkisinden kurtulup, “tekke-zaviye gerçeği”ne bakan herkes, bu müthiş olguyu fark edebilir. 

Bu mekânlarda gündüz iş ve eğitimle değerlendirilen zaman, akşam namazı sonrasında fikirle buluşur, yatsı sonrasında ise zikirle kemale ulaşırdı. Şahsi olgunluk arayışı “halâka-i zikir” içinde kitleselleşip, yine bu mekânlarda birlik beraberliğe dönüşürdü.

Hayatın dayatmaları karşısında pes etmek üzere olan insanlar dergâhlardaki ruhani hava sayesinde tazelenir, mücadele gücünü yeniden kazanırdı. 

Çeşitli baskılar, zorluklar, mahrumiyetler yüzünden mukavemeti kırılmış insanlar, “iman” ekseninde âdeta onarılıp hayata döndürülürdü. 

Bu işlevleriyle, tekkeler, kendi dönemlerinin hem “moral-motivasyon merkezleri”, hem de “kâmil insan yetiştirme kurumları”ydı.

“Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ Yaradılanı hoş gördük/ Yaradandan ötürü” (Yunus Emre) anlayışı içinde, her inançtan ve milliyetten insana salt “insanlık” açısından yaklaşılır, ihtiyaçları karşılanır, misafir edilir, böylece farklı kültürler arasında iletişim de sağlanırdı.

Tekkeler, ayrıca edebiyat, sanat, özellikle mûsiki ve tarih ocakları idi. İnsanlar hayata karşı güçlenmek ihtiyacı içinde tekkelere koşar, vahiy kaynaklı ahengin zemzeminde ruhlarını yıkar, Allah’a “kul” olup “kullukta kül” olmanın özgürleştirici nefesi altında güçlenirlerdi.

Belge ve bulguların ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Osmanlı Devleti’ni kısa sürede inşa edip zirveye taşıyan hamlenin kaynağı tekke ve zaviyelerdir. 

Osman Gazi’nin ruhu ve şuuru, Şeyh Edebali tekkesindeki sohbetlerde kıvamını bulmasaydı, Osmanlı Devleti tarih sahnesine hiç çıkamayabilirdi.

Bu zamanla gelenekselleşti ve geleceğin padişahları (şehzadeler) sancağa çıkarıldıklarında (yani yönetim açısından pratik yapmaları için, anneleri ve hocalarının nezaretinde bir vilayete vali tayin ediklerinde) mutlaka bölgenin en yetkin gönül sultanıyla (tasavvufçular) irtibatı sağlandı: Böylece kafalarıyla birlikte, ruhları da olgunlaştı.

Padişah olmaları halinde büyük bir gücü yönetecek olan şehzadenin, gücünü zulme dönüştürmesi için bu bir zaruretti.

Zira adalet ve şefkatle dengelenmeyen güç hızla zulme dönüşür!

Google+ WhatsApp