Eskiden kuş evleri yapardık, şimdi kurda-kuşa eziyet ediyoruz!

Eskiden kuş evleri yapardık, şimdi kurda-kuşa eziyet ediyoruz!


Eskiden kuş evleri yapardık, şimdi kurda-kuşa eziyet ediyoruz!

 

 

Televizyonların durup dururken meşhur ettiği bir adam, papağanına eziyet eden videosunu sosyal medyada paylaşınca, kıyamet koptu: “Vay efendim, bu ne vahşet!”

“Vahşet”ten de öte, tam bir “dehşet”!

Buna rağmen, “Kuşlar üşümesin diye kuş evleri yapan, leylekleri tedavi etmek maksadıyla “Gurabahane-i lâklâkan” ismiyle leylek rehabilitasyon merkezleri kuran bir yapıdan, kurda-kuşa eziyet eden bu yapıya nasıl geldik?” diye soran yok. Bu da başka bir “dehşet”!

Sormasalar da söyleyeceğim ki, bu bir ahlâk krizidir!

Eski toplumsal ahlâkımızın üç temel esası vardı:

1. Şefkat;

2. Merhamet;

3. Adâlet…

Çocuklar kuş sarayları (kuş barınağı), sadaka taşları, yitik taşları, mancacılar (sokak kedi ve köpeklerine sakatat dağıtanlar), sebilciler (bedava su dağıtanlar), imaretler (garip-gurabaya ücretsiz yemek ikram eden yerler), çeşmeler, sokak ağaçlarını sulayan hayır sahipleri göre göre büyürdü.

İnsanları kucakladıktan sonra, hayvan ve bitkileri de kuşatan “şefkat ve merhamet” kuşağı, devlette “adâlet”, millette “infak” dengesini kurmuştu.  

Halkın kurduğu yardımlaşma müesseseleri devleti öylesine etkilemişti ki, bizzat “hayır ve hasenat devleti”ne dönüşüp devasa bir “vakıf” halini almıştı. 

Varlığı “insan” yapan şey, “şefkat ve merhamet”, devleti zulüm ve baskıdan koruyan şey ise “adâlet”tir, dostlarım!

Kaybettiğimiz en temel değer de budur!

İnsanın içinden “şefkat ve merhamet” çıkarsa insanlıktan, devlette “adalet”olmazsa, devletlikten çıkar…

Bu durumda kişi “nemelâzımcı”lığa meylederken, devlet zulme kayar. Sonuçları itibariyle yine millet zarar görür.

Ve insan, halk arasında, “Yüzünden Rabbi Yesssir’i silinmiş” olarak tarif edilen bir “canavar”a dönüşür!

“Para merkezli hayat” hepimizi derece derece canavarlaştırdı. “Şefkat ve merhamet” duygularımız köreldi. “makam+para=güç” açmazı, “Şefkat ve merhamet” duygularımızın bekçisi olan vicdanımızı öğütüyor! O hale geldik ki, neredeyse her birimizin başına polis dikmek mecburiyeti hâsıl oldu. 

Doğruyu bilmediğimizden değil, aldırmadığımızdan, umursamadığımızdan, “nemelâzım” diyerek geçiştirdiğimizden gitgide duyarsızlaştık.

İnsan için en tehlikeli süreç bu “nemelâzım” sürecidir, insanlık hasletlerini yer, bitirir!

Lüks, ihtişam, gösteriş, tantana, tepeden bakma gi­bi dünyevî zaaflar hep bu “nemelâzımcılık” hastalığının eseridir. 

Eski dünyamız böyle değildi. Eski insanımızın yönü “ebedî saadet”e dönüktü. “Ne yaparsan elinle, o gelir seninle” atasözüne uygun olarak “hayır hasenat”a öncelik verir, geçimini şöyle-böyle sağlayacak kadar miktarı kendi maişeti için ayırdıktan sonra, gerisini fakir-fukaraya dağıtırdı.

“Rabbena hep bana” insanına dönüştük!

Eskiden böyle değildik. Şefkatli ve merhametli insanlardık. Bu yüzden Osmanlı toplumunda fakire ve dilenciye pek az rastlanırdı. Bu durum, o devirde dilencisi ve fukarası bol bir ülkeden gelen meşhur Fransız gezgin Du Loir’ın dikkatini çekmiş, 1654’de Paris’te yayınladığı değerli seyahatnamesinin 191. sayfasına kaydetmişti: 

“Türkiye’de dilenci nadir görülür. Fransa’da herkesi bunaltan tembel dilencilerin Türkiye’de kimseyi taciz etmesine imkân yoktur.”

Bir de şimdiki halimize bakın: Banka hesaplarında servet yatan dilenci hikâyeleri okuyoruz. 

Açgözlü insanlar haline geldik: Açgözlü ve merhametsiz…

Kurda-kuşa, kediye-köpeğe eziyet ediyoruz! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp