Eskiden alışveriş nasıl yapılırdı?

Eskiden alışveriş nasıl yapılırdı?


Eskiden alışveriş nasıl yapılırdı?

 

 

Gökdelenleri unutun. Şimdiki mimari anlayışımızı aklınızdan çıkarın. Öyle bir yapılaşma tasavvur edin ki, ortasında cami, caminin yanında sıbyan mektebi, onun yanında medrese (üniversite), yanında dergâh (zikirhâne), imaret (fakir-fukaranın ücretsiz karnının doyurulduğu hayır kurumları), sebil, kütüphâne, hastane gibi halkın yararına hizmet veren binalar bulunsun...

İşte bu binalar bütününün adı “külliye”dir: Osmanlı toplumunun en dinamik, en başarılı kurumlarıdır. 

Külliyelerin çevresinde de her türlü ihtiyaç maddesini halka ulaştıran dükkânlar vardır. Her alışveriş ihtiyaca göre yapılmakta, asla israfa kaçılmamaktadır. 

Hemen her dükkânın girişinde “Ya hafız” (Allah korusun) içinde ise “Errizku Alellah” (rızkı veren Allah’tır) yazılı bir levha bulunur (bu levhalar, sahibi Hristiyan olan dükkânlarda bile vardı). 

Bu dükkânlardan birine alış-veriş için giren her müşteri, “Tanrı misafiri”muamelesi görür. Güler yüzle selâmı alınır, “hoş geldiniz” eşliğinde “buyur” edilir, altına hemen bir tabure çekilir, ısrarla oturtulur, çay-kahve ikram edilir… Ardından hâl-hatır sorulur.

Siz konuşurken, başka müşteriler de gelir, sohbet koyulaşır. Böylece müthiş bir muhabbet sofrası oluşur, muhabbet sofrası yemek saatlerinde yemek sofrasına dönüşür…

O ana kadar birbirlerini belki hiç görmemiş insanların arasında dostluklar kurulur, adresler alınır verilir. “Tezgâhtar” nedir bilinmez, herkes kendi malını satar.

İşinin ehli (işinin ehli olmayanlar zaten dükkân açamaz) dükkân sahibi müşterisini yönlendirir, malın iyisini ucuza almasını sağlamaya çalışır… 

Birkaç alışverişten sonra satıcı ile alıcı arasında bir dostluk ve güven doğar. Alıcının parası çıkışmamışsa gönül huzuruyla “zimem defteri” (borç defteri) açılır, borç miktarı oraya kaydedilir. “Elin rahatladığında ödersin” denilerek müşteri uğurlanır.

Elbette eski dükkân sahiplerinin de “para kazanmak” gibi bir dertleri vardı, ama şimdikiler kadar “açgözlü” değillerdi. Servet yığmak için değil, geçinmek için çalışırlardı. Saadetlerini başkasının sefaleti üzerine inşa etmeye çalışmazlardı.

Kısacası onlar, şükretmeyi bilen kanaatkâr insanlardı. “Rabbena-hep bana”anlayışı bize sonradan musallat oldu!

Alınan malın parası ödendiğinde “Bereket versin” denirdi. Müşteri “Bereketini gör” diye mukabele eder, bir anlamda helâlleşirlerdi.

Alışverişten sonra bir süre daha oturur, dereden tepeden konuşulurdu. Çünkü kimsenin şimdiki gibi acelesi yoktu. 

Şimdiki alış veriş merkezlerinde ruhum sıkılıyor. Çünkü hiçbir insanî boyutu yok. Her şey daha fazla para kazanmaya yönelik olarak tasarlanmış… Her şey hızlı, her adımda bir para tuzağı! Mağazaların tercih ettiği müzik bile insanı fazla alışverişe zorluyor: İster istemez etkileniyor, ihtiyacınız olmayan bir sürü şey satın alıyorsunuz.

Bırakınız mağaza sahibiyle görüşüp konuşmayı, ince belli cam bardaktan karşılıklı bir çay içmeyi, ortada tezgâhtar bile göremiyorsunuz. 

Gördüğünüz tek yüz kasiyerin yüzü: O da birkaç dakika sürüyor. Hızlı yaşam, insani ilişkilerimizi çözdü. Fena halde yalnızlaştık!

Belki de bu yüzden dostluklar uzun soluklu olmuyor, akrabalar, komşular, arkadaşlar ihmal ediliyor. Artık yemeğe bile vaktimiz yok: Onu da aradan çıkarıyoruz…

Yemeği aile ile birlikte ağır ağır yemeyi öneren Peygamber’in ümmeti, çoktan beridir sofraya dahi oturmuyor. Yarın da “esnaf olmanın şartları”na bakalım…

 

yeni akit

Google+ WhatsApp