“Eski ramazanlar” değil, “eskimez ramazanlar”!

“Eski ramazanlar” değil, “eskimez ramazanlar”!


“Eski ramazanlar” değil, “eskimez ramazanlar”!

 

 

Eskiden ramazandan önce ramazanın tatlı telâşı gelirdi…

Adımbaşı marketler olmadığı için, ramazana on, onbeş gün kala ramazan alışverişi yapılır, kiler ramazanlıklarla doldurulurdu…

Sonra çamaşırlar yıkanır, evler köşe-bucak süpürülür, döşemeler fırçalanır, ev, “sultan misafirliğe gelecekmiş gibi” hazırlanırdı.

Bir anlamda gelmesi beklenen de bir sultandı: Onbir Ayın Sultanı Ramazan!Himmet, hikmet, rahmet, merhamet, bereket, mağfiret sembolü geliyordu…

Osmanlı insanı genel olarak temizdi. Çünkü “temizlik imandan gelir”di. Ama ramazan hürmetine insanlar bir kez daha yıkanıp temizlenir, bu yüzden hamamlar sabahlara kadar dolup taşardı.

Mahallelerdeki dargınların barıştırılması, ramazanın sosyal boyutlarından biriydi: “Ramazana küs girene ramazan küser” sözü dilden dile dolaşırdı. 

“Rüyet-i hilâl” (hilâlin görülmesi) seremonisi, başlı başına bir eğlence idi. Ramazandan birkaç gün önce “hilal nöbeti” başlardı. Osmanlı asırlarında, şimdiki gibi bilimsel metotlar olmadığı için ramazanın geldiği ancak “Ramazan hilâli” görülünce anlaşılırdı. Hilâl görülmeden oruca başlanmazdı. Buna “Rü’yet-i hilâl” derlerdi ve çok ciddi bir işti. 

İstanbul/Bayezid’deki yangın kulesi, aynı zamanda hilâl gözlemekte de kullanılırdı. Ayrıca Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim ve Edirnekapı Camilerinin minareleri de aynı amaca hizmet ederdi. 

Kadılık Makamına mensup güvenilir bazı memurlar, bu gözlem yerlerine gönderilir, ayı gözlemeleri istenirdi. Cami görevlileri ile halk da gönüllü olarak gözleme katılırdı.

Ramazan hilâlini gören, önce şahit tutar, böylece birkaç çift gözün aynı anda hilâli görmesi sağlanırdı. Sonra birlikte fetva kapısına gidilirdi. Fetva Emini’nin emriyle hilâli gören iki kişi içeri alınıp sorgulanır, o sırada, dışarıya haber sızmaması için, Fetva Dairesi’nin büyük kapısı sımsıkı kapatılırdı. 

Sorgulama çok titiz yapılırdı. Ramazan hilâlini gördüklerini iddia eden şahitler, tuzak sorularla şaşırtılır, doğru söyleyip söylemedikleri iyice araştırılırdı. Doğru söyledikleri kanaati geldikten sonra, bir mahkeme ilâmı hazırlanıp Kadı Efenditarafından mühürlenir, ardından sicil defterine kaydedilir, nihayet Şeyhülislâma gönderilirdi. Ancak Şeyhülislâmın tasdikinden geçtikten sonra kapıların açılmasına izin verilirdi. 

Açılan büyük kapıdan Süleymaniye Camii’nin mahyacıbaşısı elinde bir kandille gözükür, avludaki binek taşına çıkar, kandilini sallayarak Süleymaniye Camiiminarelerinde işaret bekleyen kandilcilere “ramazan başladı” işaretini verirdi…

Bu işareti alır almaz, minarelerde hazır bekleyen kandilciler minarelerdeki mahyaların kandillerini bir bir yakar, bu manzarayı gören diğer camilerdeki gözcüler de aynı şeyi yaparlardı: Bir anda camiler ışık sağanağı altında kalırdı…

Böylece İstanbul doyumsuz bir güzelliğe kavuşurdu. Minarelerdeki mahyalarla kandillerin yanması, o dönemin sakin yaşantısını şenlendirir, tüm hayata müthiş bir hareketlilik getirirdi.

Süleymaniye Camii’nin minareleri ışıklandırıldıktan sonra davulcular ve tellâllar sokak aralarına dağılır, ramazan-ı şerifin geldiğini halka müjdelerlerdi…

Çocuklar davulcuların arkasına takılır, sokak sokak dolaşırlardı.

Kısacası hilâlin görünüp ilân edilişi, İstanbul halkı için büyük bir seyir ve eğlence olurdu.

Halk kandillerin yanmasıyla sokaklara dökülür, ramazanın başlaması şerefine şenlikler yapılırdı. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp