Eski İstanbul “irfan merkezi” idi

Eski İstanbul “irfan merkezi” idi


İstanbul’a ilk yolculuğum, 12 yaşlarında gerçekleşti. 1957 yılı başlarıydı. Bizim akrabalara ait “Haydar” isimli bir motorla (Karadeniz’e has bu tür motorlara “çektiri”den bozma olduğunu sandığım “çektirme” denirdi) bir haftada gerçekleşti. Yine deniz tuttu beni, yine içim dışıma çıktı. Fakat ne hikmetse bu son oldu, bir daha hiç tutmadı. O gün bugündür denizle dostluğumuz devam eder.

İstanbul bu kadar büyük, bu kadar kimliksiz, bu kadar kaba-saba ve bu kadar kalabalık değildi. Kendine has bir rengi, ahengi, duruşu, cazibesi ve kokusu vardı. Gördüğüm her şey benim açımdan son derece şaşırtıcıydı. Kendimi büyülü bir masalın içinde gibi hissediyordum. Boğaz’dan girişte düştüğüm şaşkınlığı unutamam. Bu nasıl bir kanaldı? Balıkçı teknelerinin, boğaz vapurlarının arasından süzülüp gidiyorduk. O gün ilk kez boğaz vapurunun bana son derece tuhaf gelen düdüğünü duyuyordum. Bakışlarım büyük bir merak içinde bir noktaya yapışıyor, gördüklerimi çözemeden başka bir yere dönüyordu.

Bir yandan da babamla buluşma heyecanı yaşıyordum. İstanbul’daydı. Bir süredir sağ kalçama yerleşen ağrının sırrını çözecektik. Yani bu ilk İstanbul maceram doktora gitmek içindi. Mazlumların avukatı Bekir Berk’le de bu gelişim esnasında tanıştım.

Ofisi (o zamanki adıyla “yazıhane”) Çarşıkapı’da bir pasajın içindeydi. Başka davalara bakmadığı için büyük bir tabelâ asmamış, sadece penceresine küçücük bir tabela koymuştu: “Avukat Bekir Berk”.

Mahir İz, Muzaffer Özak, Sinan Omur, Eşref Edip (hicran devrinin gazetecileri, yazarları), Sudi Reşat Saruhan (avukat, sonra milletvekili), Süheyl Ünver, Ayhan Songar (Psikiatrist), Osman Yüksel (Serdengeçti) ve daha pek çok değerli ismi o büroyu ziyaretlerim sırasında tanıdım. Eski İstanbul tam bir “İrfan Merkezi” idi. İrfan”dan kopuşumuz en büyük handikapımızdır. 

O yaşlarda yazma merakım vardı. Bekir Berk de bunu biliyordu. “S” harfi basmayan (“M”de olabilir) “Remington” marka eski daktilosunu bu yüzden armağan etti. Müthiş sevinmiştim. Köyüme götürdüm. Yazı alıştırmalarımı o daktilo ile yaptım. 

Bir süre sonra yazdıklarımı “Yeni İstiklâl” ve İttihad” gibi gazetelere göndermeye başladım. Yayınlandıkça da hızlandım. Haberler ve röportajlar bir birini takip etti. 

Yazdıklarım dikkatlerini çekmiş olmalı ki, beni İstanbul’a aldırdılar. 1971 yılı Temmuzuydu: Profesyonel anlamda gazeteciliğim başlamıştı. Ama asıl niyetim gazetecilik yapmak değil, gazeteciliği “atlama taşı” olarak kullanmaktı. Benim “roman” dediğim çalışmaları yayınlatmak istiyordum. Her yayınevi bir gazetenin yan kuruluşu olduğu için büyük bir istekle gazetede işe başlamıştım. İstihbarat şefliği, habercilik, röportaj yazarlığı, araştırma derken, tanınmaya başladım.

Elektrikli daktilom olduğunda bir matbaam olmuş kadar sevindiğimi hatırlıyorum. Fakat bir sorun çıktı: Gece yazarken, kafamda damıttığım cümleleri kovacak kadar büyük bir gürültü çıkarıyordu.

Sonunda ben bu sese alıştım, ama alt kat komşum uzun süre alışamadı. Gecenin sessizliğini tıklatan daktilom, komşumun uykusunu altüst ediyordu. Her apartman toplantısında yakınıyor, bir çare bulmamı istiyordu…

Her çareyi denedim: Masanın ayaklarına keçe koydum, daktilonun altına kalın süngerler yerleştirdim. Fakat benim elektrikli daktilom o kadar ses çıkarıyordu ki, aldığım tedbirler hiçbir şey işe yaramıyordu.

Ancak zaman içinde komşumun sesi çıkmaz oldu. Bir sabah apartman girişinde karşılaştık. Hal hatırdan sonra, neden artık geceleri yazmadığımı sordu…

Üzerinde çalıştığım kitabı bitirmiş, yeni bir kitap için malzeme toplamaya başlamıştım. Ama bunu öyle yansıtmadım:

“Seni daktilomun sesiyle daha fazla rahatsız etmek istemiyorum, bu yüzden geceleri çalışmıyorum” dedim.

“İyi ama ben uyuyamıyorum birader” dedi, “daktilonun sesine öylesine alıştım ki, ninni gibi gelmeye başladı.”

Anladım ki, insanoğlu her ortama uyum sağlayabiliyor. 

Google+ WhatsApp