Eski hayat daha mı renkliydi?

Eski hayat daha mı renkliydi?


Eski insanlar daha renkli yaşarlardı: Hayatlarında hayal vardı, heyecan vardı, aksiyon vardı, gizem vardı, değişiklik vardı…

Kadınlar müsait yerlerde bir araya gelip hem dertleşirler, hem de eğlenirlerdi. O arada çocuklar oynar, onlar da kendi aralarında kaynaşırlardı.

Yakın akrabalar sık sık bir araya gelirdi. Birinin derdi tümüne dert olur, topluca onu çözmeye çalışırlardı.

Anlayacağınız, eskiden hayat dolu dolu yaşanırdı.

Şimdiki hayatımızda ise sürekli “tekrar”lar var: “Modern hayat”, zamanımızı kemiriyor! Bu hayat tarzı, en çok psikiyatristlerin, psikologların ve avukatların işine yarıyor: Depresyona düşenlerle boşananların sayısı alabildiğine arttı.

İyiden iyiye rutinleşen bu hayattan biz erkekler de sıkılıyoruz, ama meşguliyet alanlarımız, kadınlara göre daha geniş olduğu için, kendimizi kısmen oyalayabiliyoruz…

Ya ev hanımları ne yapsın? Bir araştırmaya göre, hayattan sıkılma konusunda ev hanımları şampiyon! Çünkü yaşantıları erkeklerinkinden daha monoton, daha rutin, daha renksiz ve heyecansız: Bir anlamda ütü ile mutfak arasına sıkışmışlar. 

Hayatlarında hemen hemen hiçbir yenilik, hiçbir heyecan, hiçbir renk ve âhenk yok. Kalk… Kahvaltı hazırla… Eşinin gömleğini, kravatını, çoraplarını ayarla… Çocukları kavga-dövüş okula gönder… “Vitrin” denilen heyulanın içindeki-ne işe yaradıkları belirsiz-fazlalıkların tozunu al… Avizeleri parlat… “Bugün ne pişireceğim” diye kafa patlat… Yemek yap… Sofra kur… Sofra kaldır… Bulaşık, çamaşır, çocuk… 

Daha pek çok, birbirine benzer işler. Nihayet akşam… Beyefendinin geç saatlerde evi teşrifleri… Onca çabasının birkaç güzel cümle ile takdir edilmesini bekleyen hanımına sert bir bakışları… “Ne pişirdin?” sorusu… Yemek beğenmeme kaprisi… Hatta kadının hangi zamandan kısıp kendine ayıracağını düşünmeden, “Biraz kendine zaman ayır da kadına benze!..” çıkışı…

Kabalık… Takdirsizlik… Hor görme… Televizyon karşısında pinekleme… “Onu getir bunu götür” gibi talimat yağdırma…

Bırakınız güzel birkaç söz edip karısının gönlünü almasını, evde doğru düzgün konuşan erkeğe neredeyse madalya takıyorlar!

Her gece bir öncekine benziyor…

Benzer günler, benzer geceler, benzer sabahlar…

Hep aynı rutinin parçalarıyız!

“Sıkılmak” ne kelime, bu durumdaki her insan patlar! Zaten ev hanımları da sık sık “sinir patlaması” yaşıyorlar!

Keşke sihirli bir değnek olsaydı. Öyle bir şey olsaydı önce kendi hayatıma değdirir, kendimi değiştirirdim…

Olduğumdan daha mü’min, daha derin, daha renkli, daha kararlı…

Mesela Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz. Ömer kadar âdil, Hz. Hamza kadar sert, ama mert; Hz. Osman kadar mülayim; Hz. Âli kadar cesur…

Hz. Mevlâna kadar âşık; Hz. Yunus kadar karmaşık; Hz. Gazali kadar âlim; Hz. Bediüzzaman kadar minnetsiz…

Nihayet Evliya Çelebi kadar gezgin, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik, Fuzuli kadar şair olmak isterdim… 

Google+ WhatsApp