Eşik

Eşik


İnsanlığın asırlar öncesinden bugüne uzanan tecrübesinde edindiği ortak değerler farklı toplumsal yapı, inanç ve kültürlerde ufak tefek yorum farklılıkları taşıyor olsa da, aklıselim zemini üstünde yükselen bir ortak değer paydası oluşturdu tarih boyunca. Adalet, özgürlük, merhamet, barış, hakkaniyet gibi kavramlar, aksine davranan bireysel ve kitlesel nice kötü örneklere rağmen en azından teorik muhtevasıyla korundu. Bugün, belki de ilk kez bu kadar sahaya inmiş şekilde aşınıyor, aşındırılıyor bu değerler. Kötülerin dahi kötülüklerini kabul etmedikleri, bunu kendilerine yakıştırmadıkları devirler yaşadık; şimdi geçmişin bütün bu sakıncalı kavramlarının sadece yönetimler değil, sıradan insanlar tarafından da pek bir rahatsızlık hissetmeden üstlenildiğine şahit oluyoruz. Kötülüğü, kendince bir yanlışlığın giderilmesi adına bir yöntem olarak, bir yol olarak gören kalabalıklar, ‘kötülükse, kötülük’ mottosuyla asırlar boyunca gelmiş geçmiş insanların hep yüzünü kızartmış birtakım davranışların rahatlıkla önünü açabiliyor. Sorarsanız, herkesin bunu yapmak için kendince iyi bir sebebi var. Velev ki öyle olsun, bir yanlış kendini büyütmüş ve tahammülü zor bir yaygınlık kazanmış olsun, bu durum insanın kendini kötüye, kötülüğe teslim etmesini meşrulaştırır mı? Velev ki sebebi geçerli bir sebep olsun, bu insanın kendini insan kılan değerlerinden vazgeçmesine bir gerekçe kabul edilebilir mi? Kaldı ki, sebeplerin fazlasıyla tartışmalı olduğu, fazlasıyla taraflı olduğu, taraflık menfaatlerinin hakkaniyet duygusunu körelttiği bir dünyada, bizi insanlık zemininden uzaklaştırmaya ikna eden, ettiğine inanılan sebeplerin güvenilirliğinden ve haklılığından nasıl emin olabilir, ayaklarımızı bu çürük tahtaların üstüne nasıl iç rahatlığıyla basabiliriz?

“Her insanın içinde taşıdığı kaos, yani kendi cehennemi; dünya üzerinde çatışma ve ayrımcılık ya da ırklar, ideolojiler ve inançlar arasındaki savaşlar formunu alarak yansır” diye yazmış ‘Tanrılar Okulu’ kitabında Stefano D’Anna.

İnsanlar, en azından insanların bir kısmı, kendi insanlığından eksilttiği şeylerle başkalarına nizam verebileceğini, durumları ıslah edebileceğini, yanlış gördüğü şeyleri baskılayabileceğine inanıyor son zamanlarda. Kendi haklılığıyla herkesi dövebileceğine inanan nice insan, grup, taraf, yönetim var bugün dünyada. İşin ‘kendi haklılığı’ kısmını tartışmaya açan yok, bunun için kendine dayanak arayan da yok; popülist dolduruşlardan ibaret kuru bir doğruluk-haklılık iddiasından başka hiç kimsenin ciddiye alınabilir bir ciddiye alınabilir dayanağı yok. Herkes haklı olduğuna inanıyor ve hiç kimse haklılığını objektif ve hakkaniyetli bir terazide tartmaya yanaşmıyor. Her şey bu kadar keyfi ve inaniyete dayalıyken, objektif kriterlerden ve ortak insani değerlerden kendini bu kadar bağımsız görürken, hızla kaosa doğru yürüyen bu yeni dünyayı kötülükten, kendi kötülüklerimizden nasıl koruyacağız? “Kötülükse kötülük”, “faşizmse faşizm”, “ırkçılıksa ırkçılık” diye başlayan cümlelerle hayatın devamını nasıl getireceğiz? Çözülen insani değerleri, hissedişleri, duruşları nasıl geri getireceğiz?

İnsan hiçbir gerekçeyle kötülüğün hiçbir kavramına kendi içinde bir yer ayıramaz; bunu yaparsa, o andan itibaren kendini o kötülüğün mümessili haline getirir. Böyle bir denklemde, kişinin neyi savunduğunun, kimliğini neyle tarif ettiğinin, hangi gerekçelere sığındığının hiçbir önemi ve haklılığı kalmaz.

Platon’un ‘Sokrates’in Savunması’ kitabından kötülüğün hızına dair bir tespit: “Ölümden sakınmak o kadar zor değildir, zor olan kötülükten sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar”

Google+ WhatsApp