Erken final yok

Erken final yok


Erken final yok

 

 

Bir ara ABD ile Rusya’nın “Ortadoğu”da anlaştığı kanaâti hayli yaygındı. Bu kanâate dayanarak tahlil -spekülasyon- yapan çok sayıda kişi mevcûttu. Doğrusu biz o günlerde bu kanaâtten şüphe duymuş ve bu tarz bir ittifâkın kısmen mümkün olsa bile; bırakalım uzun vâdeyi, orta vâdede bile bir hükmü olamayacağını ifâde etmiştik. Bu bir kehânet yarışması değil elbette. Bahsi geçen ittifâk ihtimâlini geçerli görmememizin en başta gelen sebebi, dünyâya düzen vermek işinin sâdece ABD ve Rusya’ya kalmayacağını kestirmekten kaynaklanıyordu. Başta Britanya olmak üzere Almanya ve Fransa’nın olmadığı bir inisiyatifin sınırlı bir tesiri olacağını aşağı yukarı görebiliyorduk. Bugünlerde yaşananlar bizi haklı çıkarmış olsa gerekir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Filanca güç ile feşkemanca gücü ittifak ettirip meseleleri bir finâle taşıma işi en hafifiyle kolaycılıktır. Hâlbuki dünyâ târihi; en koyu düşmanlıkların en koyu yakınlaşmalardan geldiğini kâfi miktardaki misâllerle gösteriyor. En yakın sayılabilecek olanlara bir bakalım. Stalin Rusyası ile Hitler Almanyası II. Genel Savaşın hemen başında bir saldırmazlık anlaşması imzalamışlardı. Demek ki II. Genel Savaşın gidişâtı konusunda Rusya ve Almanya anlaşmıştı.. öyle mi? Pekiyi ne oldu? Almanya savaşın en kanlı cephelerini Rusya’da açmadı mı? Şimdi de reel ittifâka bir bakalım: Britanya, ABD ve Rusya, “dünyâyı Hitler belâsından kurtaran” üçlü olarak ne kadar geçinebildiler ki? Sâdece 5 sene kadar kısa bir zaman geçmişti ki, ABD‘de anti-komünizm ve Rus tehlikesi; kitlesel bir histeri hâline geldi. Beş sene evvel ittifâk eden iki güç, ölümcül bir savaşın eşiğinden zor belâ dönmedi mi? Hâsılı, sıcak savaşta ittifâk edenler, soğuk savaşta ölümcül bir düşmanlığa savruluyordu. Soğuk Savaşın bittiği yerde kurulan ittifâkların da âkıbeti, bir savrulmalar dizisi olursa şaşırmamak gerekir.

Casus krizinden sonra yapılan yorum ve değerlendirmelerde de aynı finalist bakışın tesirlerini gördüğümü söylemeliyim. Şu aralar aceleyle, Britanya-ABD hattâ farklı sâiklerle de olsa Avrupa (AB)‘nın artık anlaştığını ve Ortadoğu’nun ve Doğu Akdeniz’in paylaşıldığını ifâde edenler çıkıyor. Bu durumda biz de yine aynı vaziyeti alacak ve tereddütlerimizi vurgulayacağız.

ABD-Britanya ilişkilerinin târihini bilenler, her ne kadar söylemde dile getirilse de “özel çıkar birlikteliği” vb kavramların fazlaca bir karşılığı olmadığını kestirebilirler. Evet ABD’yi ağırlıklı olarak kuran kudret tabiî ki Britanya’dır. Arada muazzam târihsel ve kültürel bağlar var. Eğer bu şekilde devâm etmiş olsaydı, bugün ABD; Avustralya ve Yeni Zelanda‘dan farklı olmayacaktı. Ama bugün bildiğimiz manâda bir ABD varsa; o da Britanya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşının bir fonksiyonu ve mahsûlüdür.

Britanya II. Genel Savaş sonrası, dünyâ hegemonyasını ABD’ye terk etmek mecbûriyetinde kaldı. I. Genel Savaşta savuşturduğu ve âdetâ kıyısından döndüğü tehlike gerçek olmuştu. Şimdi bir an için zihnimizi Britanya’nın bulunduğu konuma yerleştirelim. Var ettiğiniz ve sömürdüğünüz bir güç, günü geliyor size isyân ediyor. Sizi evden atıyor. Bununla bitmiyor; dünyâ hâkimiyetini elinizden alıyor. Haydi evden kovulmayı bir dereceye kadar anlarsınız da; kurabilmek için asırlarınızı, enerjinizi, birikiminizi ve yatırımlarınızı harcadığınız dünyâ hâkimiyetinizin elinizden alınmasını sindirmek o kadar kolay mıdır? Herkes zannediyor ki, Britanya II. Genel Savaş sonrasında “centilmence” mağlûbiyeti kabûl etti. Emekliliğini isteyen yaşlı bir memûr gibi köşesine çekildi. Hayır, tabiî ki öyle olmadı. Yatırımlarının kısm-ı âzâmını garanti altına aldı. Artık kendisine çok ağır gelen sömürgelerini usturuplu bir şekilde tasfiye etti. ABD’yi her şekilde sahaya sürdü. Elbette çokça destek verdi. Bu bir stand-by devridir. II. Genel Savaş sonrasındaki ABD-Britanya ilişkileri, yüzeyde verilen bir dostluk görüntüsü; daha aşağıda ise itiş kakışlardan ibârettir.

Eğer Falkland hâriç turulursa, son câsus krizine kadar Britanya’yı dünyâ sahnesinde bu kadar etkin görmedik. Artık bundan sonra, en başta bölgemizde çok daha etkin bir Britanya göreceğimizi söyleyebiliriz. Bunun ilk adımı Rusya’dır. Bundan sonra Esad’ın siyâsetlerine dikkât edelim. Bakalım eskisi kadar, yâni körlemesine Rusya ve İran’a bağımlı kalacak mı? Britanya’nın câsus krizi üzerinden Rusya’ya söylediği şudur: “Sûriye’yi zamanında Fransa ile paylaşmadım. Şimdi sana mı bırakacağım?“ (Bu arada; sâhi Esâd ihtisas eğitimi için neden Moskova veyâ New York’u değil de Britanya’yı seçmişti acaba? Savaş çıktığından beri eşi Esmâ Hanımefendinin ve çocuklarının oturmak için en güvenli yer olarak Londra’yı seçtiğini unutalım mı? Meselâ neden kurtarıcı kuvvet Rusya değil de, sık sık bombaların patladığı İngiltere?)

Britanya Kıbrıs’ı asla bırakmadı. Doğu Akdeniz’in merkezî bir değer hâline gelmeye başladığı günlerde Sûriye’deki uyuyan hücrelerini harekete geçirmesine şaşmamak lâzım gelir. Bunun önünde, Ortadoğu’da, İyi, Kötü, Çirkin tarzı spagetthi western filmler çevirmenin dışında bir şey bilmeyen ABD bile duramaz.

Gâliba vakit, bizim nesle ebeveynlerimizin yasak ettiği, gizli gizli okuduğumuz eski Teksas tefrikalarını, eğer kaldıysa sandıktan çıkarıp okumak vaktidir. Sık sık nasıl sesleniyordu Teksas: “İngilizler geliyor...”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp