En çok saçlarında dağılıyor gökyüzü

En çok saçlarında dağılıyor gökyüzü


En çok saçlarında dağılıyor gökyüzü

 

 

Çünkü “göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği bir oyundur satranç” dediğimde bana bakıp güldün. Anlamaya çalışmıştım bu nice bir gülmekti. Bir anlam vermeye çalışmıştım.

Satranç bilmiyordum, ama zaten satranç oynamakla ilgili değildim. Zweig okumuştum elbette. Ama ondan değil, bir şairden öğrenmiştim. Oynamayı değil, yanlış olmasın. İnsanlar şairlerden oynamayı değil, hayatta kalmayı öğrenirler.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Hayatta kalmam gerekiyordu. Hayatta kalırsam burada kalabilecektim. Ortamızda bir satranç tahtası ve uzun uzadıya susulabilen hamle arayışları… Sıra bende miydi? Bütün sıralar bendeydi. “İlk aşk gibi bir şeydir ilk açılış artık geri dönüş yoktur” diyerek sürdüm piyonumu. Madem açılışta iki kare gidebiliyordu piyonum, niçin gitmesin? Niçin ben bir serdengeçti, sen bir tekfur kızı olmayasın hem? Niçin girmeyeyim rüyana okuduğum ezanla? Niçin dayanmamayayım baban gâvurunun kalesine. Hem “yerine göre bir piyon da tufandır içinde hep bir vezir sürekli mahzun.”

Atını oynadın sonra sen. Atını sürdün geniş ovalarına ömrümün. Sen atını sürünce ben halimce bir İskender oldum. “Ün geldi ey İskender, çok acayip gördün ömrün tükendi, geri dön.”

Satranç tahtasına bakıp uzun uzun düşünmem gerekiyordu. Ömrümü uzatabilmem için direnmem gerekiyordu. Sen olmasan ömrün ne kıymeti var hem. Sen sürmesen fillerini muson yağmurlarının yıkadığı çayırlara ne önemi var ömrün. Hem ömür dediğin ne ki? Oyun dediğin ne ki? Çünkü “artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı, kesin mat yok, iyi oyun vardır sadece.”

Güldün tekrar. Oyunu bilmediğimi anladın. Rahat bir galibiyet umdun da ondan güldün. Bıraktığım boşlukları gördün. Zaaflarımı gördün.

O hamlende düştü atım. Doru zannetmiştim ben onu. Zannetmiştim ki rüzgâra yetişir, bana alışır. Ne rüzgâra yetişti ne bana alıştı. Sadece ve öylece düştü. Sadece ve öylece düştüm ben de onunla. Yaralanan boynuma bastıracak bir şey aradım. Bir şey. Mesela ateşe tutulmuş eski bir bez parçası ki kanı kessin. Yahut ucu ısıtılmış bir bıçak.

Meğer kanayan boynum değilmiş. Boşuna basmışım bıçağı. Boşuna dağlamışım.

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın, hüzün öylece orta yerdedir” diyerek bağırdım elimde olmadan.

Yine güldün. Üç etti gülmen. En çok acıtan da üçüncüsü oldu. Saniyeler içerisinde avını parça parça edecek bir aslana dönüştün. Pençelerin çıktı, dişlerin sivrildi, bedenin depreşti. Anladım ki burası şehadet getirilecek andır ve kaçınılmaz olan sadece ölümdür.

Son sözümü söylememiştim daha oysa. Son şarkımı terennüm etmemiştim. Oyun bunca gençken ölmeyi beklemiyordum belki de.

Bana değil, tam kalbime değil, tam ömrüme değil, beni çepeçevre saracak bir doluluğa yaptın hamleni. İstedin ki yorulayım ve sen kazanmış olma. İstedin ki ben kaybedeyim. Zaten kaybetmiş biri tekrar kaybedebilirmiş gibi. Ve hayır. Gülmedin bu kez.

“Ey aşk, başındasındır bela kitabının” deyip bir piyon daha sürdüm, bir mermi daha sürer gibi Rus ruleti oynadığım ve zaten tetiği üç kez çektiğim tabancaya. Üç kez gülmüştün çünkü.

Bitsindi artık oyun. Bu acemilik bitsindi.

Aslında iyi oynadığımı söyledin. Oyunu bilmeyen biri için iyi oynadığımı. Bitirmeyi teklif ettin sonra. Oyunun başından beri ilk kez gülümsedim ve şöyle bitirdim ben de: “hişt! dostlarıma şunu haber ver, denize açıldım ve gemim parça parça oldu.”

Not: Yazıda tırnak içindeki kullandığım tüm dizeler merhum İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri isimli şiirinden alıntıdır. İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri’ni de içeren tüm şiirleri kısa bir süre önce Ketebe Yayınları tarafından “Bu Hüznün Mesnevisi” adıyla yayınlanmıştır.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp