En acıklı film

En acıklı film


En acıklı film

 

Yeni gelişmeler mesafeleri kısalttı insanlar için” dedi nutuk atmakta olan. “Ama insanların birbiriyle mesafesi giderek açılıyor” diye geçirdi içinden dinleyenlerden biri.

Her gün aynı yollarda bir yerden bir yere doğru akıyoruz. Aynı taşıtları kullanıyor, yan yana iç içe bir yerlere ulaşmaya çalışıyoruz. Aynı mağazalardan, dükkanlardan, marketlerden alışveriş ediyoruz. Aynı yürüyen merdivenlerden aynı geçitlere inip çıkıyoruz. Aynı parklarda oturup dinleniyoruz. Aynı ibadethanelerde toplanıyoruz. Aynı şeylerle ilgileniyor, aynı şeyleri merak ediyor, aynı konularda tartışıyoruz. Aynı zaman kesitinde, aynı şehirde, aynı hadiseleri beraberce yaşıyoruz. Ama birbirimize dair hiçbir fikrimiz yok. Hayatlarımız hiçbir noktasından bir diğerimizin hayatına dokunmuyor. Giderek küçülen bir çevrede minik minik kabileler halinde yan yana ama birbirinden çok uzak hikayelerin içinden geçiyoruz. Uzaktan tek bir hikaye gibi görünen bir büyük hayat parantezinin içinde birbiriyle ilgisiz milyonlarca paralel evren oluşturmuşuz. Birbirimizi tanımıyoruz, tanımayı da istemiyoruz. Hayatlarımızın kapılarını birbirimize açmıyor, başkalarına temas etmekten kaçınıyoruz. Karanlık ve soğuk bir uzay boşluğunda kendi yörüngesinde dönen küçük küçük gezegenleriz adeta.

“Herkes bir başka kentte. Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler” diye yazmış Tezer Özlü, ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta.

Topluca hipnotize olmuş gibiyiz. Hepimiz aynı yere bakıyoruz. Orada öylece donup kalmışız sanki. Şuurumuzu kaybetmiş ve bir daha bulamamış, çünkü zaten hiç aramamış gibi görünüyoruz. Aynı zaafları gösteriyor, aynı kuyulara düşüyor, aynı tepkileri veriyoruz. Birbirinin tam zıddı şeyleri söyleyenler aynı fotoğrafın negatifi ve pozitifi gibi... İnandıkları şeylerin farklılaşması esastan birbirine benzemeyecek kadar değiştirmiyor artık insanları. Kimseye söylemiyoruz ama “Hepimizi aynı kişiden, kişilikten klonlamış olabilirler mi?” sorusu geliyor zaman zaman hepimizin aklına.

“Sen de bazen bu yaşadığımı daha önce de yaşamıştım hissine kapılıyor musun?” diye sordu gözlüklü olan. “Evet! Hem de her gün, her saat!” diye cevapladı gözlüksüz olan.

“Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza takılmış. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil. Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize... Birleşmiş... Eşit... Katı... Karıncalar gibi... Böcekler gibi... Koyunlar gibi...” diye yazmış Chuck Palahniuk, ‘Gösteri Peygamberi’nde.

Herkes aynılaştığı için seri üretim yapılmıyor. Seri üretim yapılması daha kazançlı olduğu için herkes aynılaştırılıyor. Markalar güzelliğin tarifini ve estetik ölçüleri standardize ediyor, kalıplara döküyor, biçimlendiriyor, tekil beğenileri törpülüyor. Her türlü medya ‘anlamlı’ olanın ne olduğunu dikte ediyor, önümüze koyuyor. Her şeyin bir menüsü var, ne istiyorsak, neye ihtiyaç duyuyorsak, o menüden seçiyoruz. Aslında insanın zengin seçenekleri menüdeki sınırlı seçeneklere indirgeniyor. Bizler de sonsuz zevk ve renk seçeneğinden vazgeçip kendimizi az sayıdaki standart seçeneğe mahkum ettiğimiz için mutlu oluyoruz. Bütün ayrıcalıklarımızdan vazgeçirildiğimiz halde kendimizi ayrıcalıklı sanmaya, öyle hissetmeye devam ediyoruz. Gerçekten acıklı bir film izliyoruz, üstelik bu filmde kendimizi oynuyoruz.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp