Ellerine veda ettiği gün

Ellerine veda ettiği gün


Geçtiğimiz yıl hanımlarla yaptığımız bir eğitim çalışmasında genç bir kızla tanıştım. Fiziki özellikleri ve nezaketi ile dikkat çeken biriydi. Çalışmanın sonunda çaylarımızı yudumlarken tevafuk genç kızla yan yana geldim. Havadan sudan konuşmaya başladık. Akıcı bir Türkçesi vardı, olaylara çok yönlü bakabiliyor, son okuduğu romandan bahsediyordu. Genç kız konuşmasının bir noktasında duraksadı ve “Ben de ellerim olsaydı o romanın kahramanı kadar maharetli olur ve hayatın bütün renklerini resme aktarırdım” dedi. İlk etapta pek önemsemedim ama konuşmanın ilerleyen dakikalarında başımı çevirdim ve gayri ihtiyari ellerine baktım.

Gördüğüm şeyin rüya mı gerçek mi olduğunu anlamaya çalıştım. Başımı kaldırdım, sağa sola çevirdim ve derin bir sızı hissettim. Genç kızın iki eli de bileklerinden aşağı kesilmişti, yer yer yara izleri vardı. Sormak istedim ama çekindim fakat o bunu hissetmişti anlatmaya başladı: “Bizim illerde kadınların çileleri hiç bitmez. Ben dokuz kardeşin en küçüğüyüm, annem işlerinin yoğunluğu nedeniyle iki yaşındayken beni babaanneme bırakmış. Kendisi hayvanların bakımı, tarla, bahçe işleri ve evle ilgili meşgaleler derken nefes alacak vakit bulamaz beni ayda bir kere görebilirmiş.

Seksen yaşındaki babaannem gelinleriyle aynı evde yaşasa da oturmaya hiç vakit bulamaz arı gibi çalışırmış. Yengemler bu konuda çok mahir olduğu için tandırı yakıp ekmekleri hazırlama görevini ona vermişler. Babaannem yine bir akşam vakti tandırı yakıp mayaladığı hamuru getirmek üzere içeri girdiğinde alev alev yanan ateşi oyuncak zannedip kendimi atıvermişim. Babaannem Hızır gibi yetişmiş ama ellerimin üzerine düştüğüm için kazadan ağır yara alarak kurtulmuşum. Uzunca bir tedavinin ardından iki elimi de bilekten kesmek zorunda kalmış doktor. O günlere dair hiçbir şey hatırlamıyorum ama çok zor günler geçirmişim…”

Genç kızı dinlerken hayallerimin sokaklarında tıkanıp kaldım. Her saniye, her dakika, her saat kullandığımız ellerimiz olmasaydı ne yapardık ya da nasıl tutunurduk hayata? Elin girmediği, elin bulaşmadığı, elin ulaşmadığı bir yer var mıydı? Anladım ki, elden mahrum kalmak her şeyden mahrum kalmaktı. Elleri veren Allah’a hamd olsun, elleri veren Allah’a şükürler olsun… Düşünün şafak vakti kalkıp abdest alıyorsunuz, suya, duvara, seccadeye ellerinizle dokunuyor ve yaptığınız her işte ellerinizi kullanıyorsunuz. Ellerinizle duaya duruyor, ellerinizle yetimin başını okşuyor, ellerinizle sevdiklerinize selam gönderiyorsunuz. Elin dokunmadığı, elin bulaşmadığı, elin değmediği hiçbir şey yok hayatta... Bütün bunları düşünürken genç kızın gözlerindeki mutluluk dikkatimi çekti. Temel ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını sordum. “Ablam benim ellerimdir, Allah onun kalbine öyle bir şefkat koydu ki beni hiç bir şeyden mahrum bırakmadı. Sabah kalkar kalkmaz kişisel bakımımı yapar, giysilerimi giydirir, kahvaltımı yaptırır sonra başlar güne. O benim iki elim, onunla dokunuyorum hayata” dedi.

O gün iki yaşında iki elini de kaybeden genç kızla uzun uzun sohbet ettik ve tekrar görüşebilmek için iletişim bilgilerimizi paylaştık. Evime dönerken zihnim insan türünün iki zaafına takıldı: Birincisi insan sahip olduğu olumlu şeyleri görüp şükredeceği yerde, mahrumiyetlerine odaklanır ve şikayetlenir. Görmek, duymak, dokunmak, nefes alıp vermek ne büyük nimet oysa. Fakat buna rağmen çok şikâyet eder az şükrederiz öyle değil mi? İkinci husus insanın mutluluk algısı ile ilgili bir durum. Mutlu olmakla algılama şeklimiz arasında gizil bir bağ mevcut. Yoksun olduğumuz şeyi bir mahrumiyet olarak algılarsak mutluluğa ulaşamayız. Fakat yaşanan mahrumiyeti bir imtihan olarak görüp teslimiyet gösterirsek kaygı ve karamsarlığa kapılmayız. Eğer olaylara bu yönden bakarsak mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebiliriz.

Google+ WhatsApp