Elçisiz Kitap Ölçüsüz Hesap Olur mu?

Elçisiz Kitap Ölçüsüz Hesap Olur mu?


Muharrem Balkaya /Sakarya

Selamun Aleyküm değerli kardeşlerim!

Sizlerden bir ricam olacak; eskiden eli kalem tutan bir şeyler yazardı ama bunu herkese ulaştıramazdı. Ağzı olan konuşurdu ama sadece çevresindekilere dinlete bilirdi. Şimdi ise cep telefonu denilen alet çıkı cepte durmaz elden düşürülmez oldu. Herkes her konuda konuşuyor, yazıyor, tartışıyor, hüküm verip infaz ediyor. Hâkimi, kadısı, müftüsü, yanında. Özellikle medyada konuşularak ağızlarda sakız edip çürütülen konular dini konulardır. İlk günden günümüze kadar kılınan beş vakit namaz konusu bile tartışılarak başkalaşım geçirmiş mahlûka döndürüldü. Sonuç şöyle ifade edilmeye başlandı: “Kur’an da namaz diye bir konu yoktur. Var olan salât’tır. Oda dua ve destek yardım anlamındadır.” şeklinde özetleye bileceğimiz bir anlayışa dönüştürüldü. Çok merak ediyorum, Muhammed (as)’ın hicretinin ilk durağında yaptırdığı Kuba Mescidini ve Medine’ye gelir gelmez inşasına giriştiği Mescidi Nebeviyi yardım ambarı olarak mı inşa ettirmişti?

Bu konudaki gerçekleri bizlerle paylaşmanızı istiyorum. Tekrar selam ve muhabbetlerimle sizleri Allah’a emanet ediyorum.

Cevap: Ve Aleyküm selam değerli kardeşim! Evvela bu konularda göstermiş olduğunuz duyarlılıktan dolayı sizlere teşekkür ediyoruz. Bir düşüncenin doğru anlaşılmasında o düşünceyi insanlığa takdim eden insanların duruşu ve anlayışı çok önemlidir. Bu nedenle Allah Teâlâ dinin düşüncenin kaynağı olan kitaplarını bir elçinin eliyle göndermiş, diliyle anlatıp açıklatmış, bizzat o elçinin hayatında yaşatarak razı olduğu insan anlayış ve davranışının nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Bu nedenle Alla elçilerini devreden çıkartarak; Kur’an’ın kelimeleri üzerinden bir takım hesaplarla doğru bir anlayışa gidilemez. Çünkü her dilde kullanılan kelimelerin birden çok anlama geldiği bir gerçektir. Kelime gerçek anlamını kullanıldığı cümle içinde kazanır.

Türkçede kullandığımız göz kelimesini ele alalım; insanın görme organı olarak kullanılır, suyun çıktığı kaynak anlamında kullanılır, insanları gözetleyen casus anlamında kullanılır, insan vücudundaki azmış yaraları anlatmak için kullanılır…   Bu özellik ne Arapçaya ne de Türkçeye özgüdür. Tüm diller için geçerli külli bir kaidedir. Kur’an rabbimizin ifadesiyle Arapça bir kitap olarak Arap bir kavme gönderildiğini rabbimiz ilan ediyor:

“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.   (Yusuf 12/2,)

“Apaçık Kitaba Andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık. ( Zuhruf 43/2-3)

Arab’ın lisanında da bir kelime birden çok anlamda kullanılmaktadır. Prof. Mehmet Okuyan bu konuda “Kur’an Sözlüğü”  İsimli bir çalışma yaparak çok anlamlı kelimeleri geçmiş olduğu yerlerde hangi anlamlara geldiğini veya gelebileceğini ifade eden güzel bir hizmeti insanlığa kazandırmıştır. (Allah ecrini versin diyoruz.) Konuya ilgi duyan kardeşlerimiz bir tek “Salât” sözcüğü değil birçok kelimenin durumunu inceleyerek bir fikir sahibi olabilirler.

Kur’an da 124 yerde geçen kökü “sa la ye” olan salât sözcüğü şu anlamlara gelmektedir: İbadet etmek, yönelmek,  namaz kılmak, dua etmemek, yardım etmek, girmek, ısınmak, namaz kılınan yer/ havra anlamlarına gelmektedir.

Ancak “salât” kelimesi “ikame” kelimesi ile birlikte kullanıldığı yerlerde kıyamı, kıratı rükû ve secdesi ile yaptığımız ibadet anlamında kullanılmaktadır.  Örneğin: Bakara 2/2 ,Tövbe 9/71 de yugıymunes salate,  Hud 11/114, Taha 20/14, Ankebut 29/45 de  egımissalate, Ahzab 33/33 de ise egımnessalate şeklinde geçmektedir. Ve buradaki salattan kastedilen bildiğimiz namaz ibadetidir.

‘Kur’an da “namaz” diye bir şey yok’ diyenler bilirler ki, dilimizde kullandığımız “Namaz” kelimesi ne Arapçadır ne de Türkçe. Bu sözcük Farsça dır. Bu nedenle Kur’an da namaz kelimesi geçmez. Bu iddia bilerek yapılan bir kelime oyunudur. Kur’an’ın dili Arapçadır. Arapça ifade edilen ayetleri tercüme ederken yapılan şey; o kelimeleri dilimizdeki karşılığı ile ifade etmektir. Örneğin: Hamr=Şarap, içki, Riba= faiz, Humur= kadınların başını örten örtü ; cilbab = kadınların mahremini korumak için üzerlerine aldıkları elbise…. V.b. gibi tüm Arapça ifade edilen şeyleri dilimizdeki karşılığı ile ifade etmek zorundayız ki yapılanın adı ve kendisi tercüme olsun ve insanlar onu anlaya bilsinler.

Ancak bu çeviriyi yapan insandır. Söz, ister Allah’a ait ayetler olsun, isterse herhangi bir insana ait sözler olsun onu konuşturan insanın düşünce yapısına, iyi niyet ve samimiyetine, bilgi düzeyine ve içinde bulunduğu ruh haline göre farklı anlamlar üretilebilmektedir. Haricilerin Hz. Aliye karşı        “ hüküm Allah’ındır” (Yusuf 12/67) sözünü dile getirdiklerinde onların bu sözü için Hz. Ali: “Kendisiyle batılın istendiği hak bir sözdür” demişti. Bu gün rahatsız olduğumuz durum aynen böyledir. Hak sözle batılın meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir durumu yaşıyoruz. Kur’an ayetlerini dillerine dolayarak sözlerine payanda yapanlar, muhtelif şahısların görüş ve düşüncelerinin ürünü olan anlayışları delil göstererek ayetlere istediklerini söyletmeye çalışıyorlar. Başta Resul olmak üzere Kur’an a ilk muhatap olan insanların bu ayetlerden ne anladıklarını ve nasıl hayata geçirdiklerini hiç hesaba katmadan…

Yine Hz. Ali haricileri ikna etmek için gönderdiği Ebu Musa el Eş’ariye  şöyle diyor: “Onlarla Kur’an üzerinden tartışma ikna edemezsin. Çünkü sen bir ayet okursun peşinden onlar da bir ayet okurlar. Onlarla sünnet üzerinden tartış ve sünnetten delil göster. Çünkü resulün yapıp ettikleri davranış ve anlayış olarak tecessüm etmiştir. Sağa sola çekmeye müsait değildir.”  İşte olayın püf noktası budur. Kur’an’ın ilk muhatabını/resulü ve muhataplarını devre dışı bırakınca ayetlere istediğini söyletmenin yolu açılmış oluyor. Allah herkesi yapıp ettiği ile hesaba çekecektir. İnanan insanlar olarak salâtı ikame etmekten (beş vakit namazı kılmaktan) muzdarip değiliz. İslam’ın doğru anlaşılıp yaşanması için gayret etmekten şikâyetçi değiliz. Salatı vakitlere göre mukim olarak 2,4,4,3,4 rekat olarak kılmanın aksine resule ait bir uygulama göremiyoruz. Salât kelimesi ile kastedilen diğer manaların da olduğunu kabul edip onların da yerine getirilmesinin gereğine inanıyoruz. Aynı zamanda dua, destek, yardım eylemlerinde bulunmakla beş vakit namazın müminlerin üzerinden sakıt olmayacağına da inanıyoruz. Bu dünya bir imtihan yeridir. Herkes inandığı şekilde yaşar ve ölür. Sonuçta yapıp ettiklerinin hesabını herkes Allah’a verecektir. Bu nedenle kimse kimsenin vekili,  bekçisi, değildir. Ancak her mümine düşen görev hakkı hatırlatmaktır.

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” “Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafur’dur.” (Mülk 67/1-2)

“Ayetlerimize inananlar sana gelince: «Size selam olsun» de. Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve merhamet eder.”  (Fakat)“Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye ayetlerimizi, işte böyle, ayrıntılı biçimde anlatıyoruz.” (Enam 6/54-55)

Allah Teâlâ elçisine salâtı nasıl ikame edeceği ile ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

“(Resulüm!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve salâtı ikame et/namazı kıl. Muhakkak ki, salât/namaz, (insanı) hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45)

Salatın ikamesini nasıl yapacağı ve onu yaparken ne ve nereden okuyacağını bildirdiği gibi; bunu yapmanın insanda meydana getireceği değişimin ne olacağını da açıklamaktadır. Zaten bu kitap akledebilen düşünüp anlayan bir kavim  için gönderilmiştir. (Fussılet 41/3)

Sanal âlemde boy gösterenlerin âliminden zalimine kadar din konusunda konuştuklarını Allah’ın kitabına Resulünün sünnetine götürerek değerlendirmek gerekir. Doğrusunu alıp eğrisini bırakmak şiarımız olmalıdır. Burada söz edenlerin esas amaçlarını bilmek, niyetlerini okumak bizi aşan işlerdir.  Ancak söylenenler ortada ve açıktır. Sözümüz de söylenenlerle ilgilidir.  Ancak söz deyip geçmemek gerek. Kişinin ameli inancın dışa yansıması ve iç dünyasının görünen kısmıdır. Keza söz de öyle düşüncenin kelimelere dökülerek yazarsa görülen, konuşursa işitilen halidir. Davranış ve söz kişinin görünmeyen âlemini deşifre eden turnusol kâğıdıdır. Hatta simaya akseden görüntü de öyledir. Sevincin ve üzüntünün resmi simadan okunur. Kısaca testide olan yüzüne vurur misalinde olduğu gibi söz, yazı ve davranış içinde olanın dışa vurmasıdır.

Fakat düşünmemiz gereken bir durum daha vardır. İslam metruk binalar gibi hayattan uzaklaştırılıp kişisel vicdanlara mahkûm edilmişken, hayta hükmetmeyen bir vaziyette iken “müslümanlara” ve İslama bunca yüklenmenin hikmeti yâda hikmetsizliğin sebebi nedir?  Düşünelim…

Sizler bunun sebebini bilmeseniz de onlar ne yaptıklarını iyi bilirler! Yılların eritimi ile uygun hale getirdikleri ortamda, Haktan cahil kalmanın avantalarını da kullanarak muhtemel düşmanın beline beline vurup tüm hürmetini bitirmektir.  İnsanlığın gözünde ne İslam’ın ne de müslümanların sahip çıkılacak bir değeri, tercih edilecek bir tarafı kalmasın!..  Medyada konuşan ilahiyatçılarından ilahiyatsızlarına kadar söz ustalarının neler konuştuklarına bakarsanız; “bu din hiç yaşanmamış yani ölü doğmuş bir cenindir. Bir ütopyadır!.. Evrensel değil tarihseldir ve tarihin sayfaları arasında kalmaya mahkûmdur” sözleri bu anlayışın tezahürüdür.  Allah’a din öğretmeye kalkanları, O’nun dinini beğenmeyenleri, müslümanlar üzerinden dini karalayanları elbette Allah görüp bilmektedir.  Bizim kimseden hesap soracak imkânımız yoktur. Fakat inanıyoruz ki, hesap sorucu olarak  Allah  herkese yeter!.. O, hiçbir şeyi ihmal etmez imhal eder. Vakti gelince O intikamını mutlaka alır:

“Sakın, Allah’ın peygamberlerine vermiş olduğu sözden cayacağını sanma. Muhakkak Allah; Aziz’dir, intikam sahibidir.” (İbrahim 14/47)

Ey Muhammed! “Sen sabret, şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.” (Mümin 40/77)

Velisi Allah olanlar ona dayanıp güvendikleri sürece asla hüsrana uğramayacak mahzun olmayacaklardır. O ne güzel mevla ne güzel yardımcıdır!..

Google+ WhatsApp