Ekonomik aklın serencâmı

Ekonomik aklın serencâmı


Ekonomik aklın serencâmı

 

 

Ekonomik aklın modernliğin mahsûlü olduğunu biliyoruz. Modernlik, uzun zamanlar boyunca ev geçimi manâsına gelen “oikonomia”nın dönüşümünü, kamusal -küresel ölçeklere ulaşmasını anlatıyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Ekonomik aklın tezâhürü hakikâten de devrimci bir tesir doğurmuştu. Aslında zuhûr etmeye başladığı zamanlardan îtibâren ekonomik aklın insanlığa büyük bir ufuk açtığına inanılması için çok sayıda târihsel sebep mevcuttu. Bu aynı zamanda dinsel düşünüş ile siyâsal düşünüş arasındaki gerilime eklemlenen yeni bir boyutu da ifâde ediyordu.

Çatışmanın özü aslında basitti. Bilindiği gibi dinler târihsel zeminlerle kayıtlı olmayan metafizik büyük hakikâtleri temsil ediyor; bu zeminlere tutunumlu olan siyâsal akıl ve onun kurumsal karşılığı olan devletlerle çatışıyordu. Devletler nihâyetinde egemenlik üzerinden tanımlanmaktaydı. Târihsel bir mâceranın içinde çapı ne kadar büyütülürse büyütülsün, belli hudutlara karşılık geliyorlardı. Nihâî tahlilde Tanrı'nın iktidârı ile devletleri iktidârı ne kadar örtüştürülebilirdi ki?

Devlet aklı, dinlerin gücünden istifâde etmek; kendisini büyütmek ve tahkim etmek için mütemâdiyen bir gayret içindeydi. Bu kontrol süreçleri dinlerin dünyâ mâcerasını da büyük ölçüde belirledi. Dinsel yapılar, kendilerini özerk bir kurumsallaştırmaya ulaştırabildiği nispette devletlerle çatıştı. Avrupa târihindeki başat kriz kaynaklarından birisi olarak “Kilise-Devlet” gerilimi böyle doğdu. “Göklerin Krallığı” ile “Sezar’ın Krallığı”nı ayrıştıran lâiklik bu gerilimin çözüm yollarından birisiydi. Bu kurumsal ayrışmanın olmadığı durumlarda; meselâ sezaropapizm temelinde dinsel yapılar devlet yapılarına eklemlendi. Diğer taraftan, dinlerin başka bir yorumu da, çeşitli mistisizmler üzerinden devlete mesâfeli, hattâ protest süreçleri besledi.

Modern ekonomik akıl da ile dinler arasında tuhaf bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Ekonomik aklı modern ilâhiyatlardan birisi olarak değerlendiriyorum. Çünkü ekonomi, neticede kendisini târihsel olarak kayıtlamaz. Akıl yürütmelerinin ve hükümlerinin, bilimsel kesinlikler üzerinden zaman ve mekân aşırı olduğunu îmâ eder. Bu, sınır tanımaz ekonomik zorunluluklar olarak tescil edilir. Ekonominin evrensel olduğunu ileri sürmesi aynı zamanda en az dinlerin iddia ettiği kadar “ekümenik” iddialarla donandığını îmâ eder. Ekonomi, siyâsal-târihsel parçalanmışlıkları birleştirmeyi vaad eder ve üstün ilâhiyata dönüşür. Bu hâliyle de zamanlı ve zeminli devlet aklıyla çatışır.

Elbette bu çatışmalar, tıpkı din-devlet geriliminde olduğu gibi modern sentezleri de doğurdu. Ekonomi-politik veyâ daha reel karşılığıyla politik-ekonomiler bu sentezlerin karşılıklarıdır. Modern devletler, devletlerin ekonomik akla; modern ekonomilere devletlerin şu veyâ bu şekilde dâhil olmaları da ekonomilerin devlet aklına uyumunu anlatır. Gelin görün ki sentezler çatışmaları yok etmiyor. Nasıl ki din ve devlet arasındaki sentezlere rağmen dinsel akıl ile devlet aklı için için çatışmaya devam ettiyse, devlet aklı ile ekonomi aklı arasındaki gerilim de canlı kaldı. (Marx gibilerin esaslı yanılgılarından birisi, devleti ekonomi karşısında bağımlı bir değişken olarak görmesidir).

Ekonomik aklı, sermâyenin aklı olarak da değerlendirebiliriz. Buradaki en kritik mesele diyalektik olarak aklın, akıldışılıkla eşleşmesini anlamaktır. Akıl ve akıldışılık diyâlektik bir ilişkinin değerlendirilmesi gereken iki maksimdir. Ne akıl ne de akıldışılık tek başlarına birer sâbite değil. Aklın târihsel serencâmı, çok defâ akıldışılığın örgütlenmesi ile eşleşiyor. Sermâyenin, yâni ekonomik aklının târihi, büyük hesaplar üzerinden küçük hesaplara; dünyâyı büyütmek üzerinden onu küçültmeye doğru evrilmeyi ifâde ediyor. Bu da fetişleşme ile anlatılıyor. Fetiş, bağlamından kopartılmış bir tekilleştirmeye dönük takıntılı bir tapınım değil midir? Marx, sermâyenin dargörüşlülüğünü fetişe dayandırırken haklıydı. Dünyânın birliği ve dirliğini sağlama iddiasındaki ekonomik akıl en ileri derecedeki fetişini, finansal şişme temelindeki neo-liberalizm üzerinden geliştirdi. Küreselleşme ideali bu fetişin ideolojik karşılığı olarak zuhûr etti.

Donald Trump iktidârı tam da bu dönüşümü somutlaştırıyor. Onun âdeta bir dünyâ görgüsüzlüğü üzerinden yürüttüğü akıldışı siyâsetler ekonomik aklın krizilerinden besleniyor. Onun küreselleşmeye, neo-liberalizme karşı geliştirdiğini iddia ettiği neo-merkantilizmine kanmayalım. Neo-merkantilizm, neo-liberalizmin ulaştığı krizli evreyi anlatıyor. Yâni onun alternatifi değil, sâdece en kistik evresi. Küre, kare dünyâ fetişinin dönüşümü.. Neo-liberalizmin neo-merkantilizme dönüşümü, yâni küçülmesi, siyâsal aklın da tutulmasına yol açıyor. Modern dünyâda kendisini en fazla ulus-devlette konuşlandırabilen siyâsal akıl da bu küçülmeye kendi akıldışılıklarını dâhil ediyor. Ekonomik akıl tutulması ve küçülmesini siyâsal akıl tutulmaları ve küçülmeleri tâkip ediyor…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp